Bir Kaşığın Düşüşüyle Başlayan Sessizlik
Kaşık yere düştüğünde çıkan ses hâlâ kulaklarımda çınlıyor. O sabah, mutfağın köhne floresan ışığında, elimde tuttuğum çay kaşığı aniden parmaklarımın arasından kaydı ve eski seramik fayanslara çarptı. “Anne, iyi misin?” diye seslendi kızım Elif, salondan. Cevap veremedim; avuçlarımda bir tuhaflık vardı, sanki ellerim bana ait değildi artık. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim.
Elif yanıma koştu, gözlerinde endişe. “Anne, ne oldu?” dedi. “Hiçbir şey… Sadece elimden kaydı,” dedim ama sesim titriyordu. Oysa biliyordum, bu sadece bir kaşık değildi; bu, hayatımın kontrolünü kaybetmeye başladığımın ilk işaretiydi.
O günden sonra her şey değişti. Ellerim bazen bana ihanet ediyor, bardakları tutamıyor, düğmeleri ilikleyemiyordum. Başta önemsemedim; yaşlılık işte, dedim kendi kendime. Ama günler geçtikçe işler daha da zorlaştı. Bir sabah Elif’in eşi Murat, kahvaltı sofrasında bana bakıp “Anneciğim, istersen doktora gidelim,” dediğinde içimde bir öfke kabardı. “Ben deli miyim? Sadece yaşlandım!” diye bağırdım. Masadaki sessizlik, kaşığın yere düşerken çıkardığı sesten bile daha ağırdı.
Doktora gitmek zorunda kaldım. Nöroloji bölümünde uzun koridorlarda beklerken ellerimi saklamaya çalıştım. Doktor Hanım bana baktı, “Refiye Hanım, bazı testler yapmamız gerekecek,” dedi. Sonra teşhis geldi: Parkinson hastalığı. O an dünya başıma yıkıldı. Ben ki yıllarca üç çocuğumu tek başıma büyütmüş, eşimi genç yaşta kaybetmiş bir kadındım. Şimdi ise kendi bedenime hükmedemiyordum.
Evdeki hava değişti. Elif sürekli yanımda olmaya çalışıyor, Murat ise bana acıyan gözlerle bakıyordu. Torunum Deniz ise odasına kapanıyor, benimle konuşmaktan kaçınıyordu. Bir akşam Elif’le mutfakta yalnız kaldık. “Anne, istersen bir yardımcı tutalım,” dedi çekinerek. “Ben sana bakamıyorum artık, işim var, çocuk var…” Sözleri boğazımda bir yumruya dönüştü. “Ben yük mü oldum size?” diye sordum. Elif gözlerini kaçırdı.
O gece odama çekildim ve eski fotoğraflara baktım. Gençliğimde ne kadar güçlüydüm! Tarlada çalışır, çocukları okula gönderir, akşamları mahallede komşularla sohbet ederdim. Şimdi ise yalnızca ellerimin titremesini izliyordum.
Bir gün Deniz yanıma geldi. “Babaannem, neden hep üzgünsün?” diye sordu. Gözlerim doldu. “Bazen insanın elinden hiçbir şey gelmez yavrum,” dedim. O ise küçük elleriyle ellerimi tuttu, “Ben senin yanındayım,” dedi. O an biraz olsun içimdeki karanlık aydınlandı.
Ama ailedeki huzursuzluk büyüyordu. Murat ile Elif geceleri tartışıyorlardı; Murat bana bakmanın yükünden şikayet ediyor, Elif ise arada kalıyordu. Bir akşam kapıdan yükselen sesleri duydum:
Murat: “Senin annen yüzünden evde huzur kalmadı!”
Elif: “O benim annem! Ne yapmamı istiyorsun? Sokağa mı atayım?”
Murat: “Bakıcı tut dedik, kabul etmiyor! Ben de insanım Elif!”
O an kapının arkasında gözyaşlarımı tutamadım. Bir zamanlar evimin direği bendim; şimdi ise herkesin yükü olmuştum.
Bir sabah Elif yanıma geldi, gözleri şişmişti. “Anne, ben çok yoruldum,” dedi. “Sana iyi bakamıyorum diye kendimi suçlu hissediyorum.” Ona sarıldım; ikimiz de ağladık. “Kızım, ben de sana yük olmak istemiyorum,” dedim.
O gün karar verdik: Bir bakıcı gelecekti. İlk gün çok zordu; yabancı bir kadın evime girdi, bana nasıl yemek yedireceğini sordu. İçimdeki gurur incindi ama başka çarem yoktu.
Günler geçtikçe evdeki sessizlik arttı. Herkes kendi köşesine çekildi; ben ise pencereden dışarı bakıp eski günleri düşündüm. Komşular artık uğramıyordu; mahalledeki insanlar yaşlıları görmek istemiyor gibiydi.
Bir gün eski dostum Ayşe Hanım aradı: “Refiye, seni çok özledim,” dedi. Onunla buluşmaya karar verdik; bastonuma yaslanarak parka gittim. Ayşe bana sarıldı: “Hepimiz yaşlanıyoruz Refiye,” dedi. “Ama yalnız kalmak en kötüsü.” O an anladım ki yalnızlığım sadece hastalığımdan değil, toplumun yaşlılara bakışından da kaynaklanıyordu.
Bir akşam Deniz yanıma geldi ve bana bir resim çizdi: Ben ve o el ele tutuşmuşuz, arkamızda büyük bir güneş var. “Sen benim güneşimsin babaannem,” dedi. O an içimde bir umut yeşerdi.
Şimdi her sabah pencereden dışarı bakarken düşünüyorum: Hayat elimden kayan bir kaşık gibi mi geçti? Yoksa hâlâ tutunacak bir şeyler var mı? Sizce insan ne zaman gerçekten yalnız kalır? Yorumlarınızı bekliyorum.