Bir Terfi, Bin Soru: Yükselişin Bedeli

“Bu kadar yılın emeği bu muydu, Zeynep?” diye içimden geçirdim, gözlerim bilgisayar ekranında donmuşken. O sabah şirkete adımımı attığımda, herkesin yüzünde bir tedirginlik vardı. Fısıltılar koridorlarda yankılanıyordu: “Yeni müdür belli olmuş.”

Kahvemi alıp masama oturdum. Birkaç dakika sonra, insan kaynaklarından gelen toplu maili gördüm: “Sayın çalışanlarımız, yeni genel müdürümüz olarak Sayın Erkan Yıldız atanmıştır.” O an kalbim sıkıştı. Yıllardır bu şirkette, sabahın köründe gelip gecenin bir yarısı çıkan ben; her krizde elini taşın altına koyan ben; terfi beklerken, dışarıdan birinin müdür olması…

Telefonum çaldı. Annemdi. “Kızım, nasılsın? Bugün önemliydi değil mi?” dedi. Sesim titreyerek, “İyiyim anne, bir şey yok,” dedim ama yutkunurken boğazımda bir düğüm vardı. Annem anlamıştı: “Bak Zeynep, sen elinden geleni yaptın. Her şey kısmet.”

Ama bu kısmet miydi? Yıllardır şirketteki her yeniliğin altında imzam vardı. Gece gündüz demeden çalıştım, çoğu zaman ailemi ikinci plana attım. Babam bile geçen yıl bana sitem etmişti: “Kızım, bu kadar çalışıyorsun da karşılığını alıyor musun?” O zamanlar umutluydum: “Alacağım baba, göreceksin.”

O gün öğle arasında kantinde herkesin gözü üzerimdeydi. En yakın arkadaşım Ayşe yanıma oturdu: “Zeynep, bu haksızlık. Herkes senin müdür olmanı bekliyordu.” Gözlerim doldu ama ağlamamaya çalıştım. “Demek ki yeterli görmediler,” dedim. Ayşe öfkeyle fısıldadı: “Yeterli görmemek değil bu, torpil! Erkan Bey’in eski patronuyla akraba olduğunu duydum.”

İçimde bir öfke kabardı. O akşam eve dönerken İstanbul trafiğinde boğuluyordum sanki. Arabada radyoda haberler vardı: “Türkiye’de liyakat sorunu…” Kapatıp sessizliğe gömüldüm.

Eve vardığımda babam salonda oturuyordu. Göz göze geldik. “Ne oldu kızım?” dedi yumuşak bir sesle. Dayanamadım, gözyaşlarım aktı: “Baba, yıllardır uğraştım ama yine olmadı. Dışarıdan birini getirdiler.” Babam başını salladı: “Kızım, bu ülkede hak eden değil, tanıdığı olan kazanıyor çoğu zaman.”

O gece uyuyamadım. Tavanı izlerken içimdeki adaletsizlik duygusu büyüdü. Sabah işe gitmek istemedim ama pes etmek bana göre değildi.

Ertesi gün toplantı odasında yeni müdürümüz Erkan Bey’le tanıştık. Kırklarında, takım elbiseli, kendinden emin bir adamdı. “Hepinizle tek tek tanışmak isterim,” dedi gülümseyerek. Sıra bana geldiğinde elimi sıktı: “Zeynep Hanım, sizin hakkınızda çok iyi şeyler duydum.” İçimden ‘Keşke duyanlar karar verici olsaydı’ dedim ama yüzüme gülümseme kondurdum.

Toplantıdan sonra odama çekildim. Ayşe geldi: “Ne yapacaksın?” diye sordu. Omuz silktim: “Bilmiyorum. Belki başka bir yere başvururum.” Ama içimde bir ses ‘Neden sen gitmek zorunda kalıyorsun?’ diye bağırıyordu.

Akşam annem aradı: “Kızım, bak sakın pes etme. Senin gibi insanlar vazgeçerse bu düzen hiç değişmez.” Annemin sözleri kulağımda çınladı.

Bir hafta boyunca şirketteki hava değişti. Herkes yeni müdüre kendini göstermeye çalışıyor, ben ise içimdeki kırgınlıkla savaşıyordum. Bir gün Erkan Bey beni odasına çağırdı: “Zeynep Hanım, sizin tecrübelerinizden faydalanmak istiyorum. Proje sunumunu siz yapar mısınız?”

Bir an duraksadım. Bu bir fırsat mıydı yoksa sadece iş yükünü bana mı yıkıyordu? Kabul ettim ama içimde şüphe vardı.

Sunum günü geldiğinde tüm yönetim kurulu oradaydı. Sunumu başarıyla tamamladım; herkes alkışladı. Erkan Bey yanıma gelip kulağıma eğildi: “Gerçekten çok iyiydiniz.” Ama o an hissettim ki; ne kadar iyi olursam olayım, kararlar çoktan verilmişti.

O akşam Ayşe’yle Beşiktaş’ta bir kafede buluştuk. “Zeynep,” dedi, “belki de kendi yolunu çizmenin zamanı gelmiştir.” Gözlerimi kaçırdım: “Ama ya ailem? Onlar için güvenli bir işim var.” Ayşe elimi tuttu: “Sen mutlu değilsen onların da içi rahat etmez.”

Eve döndüğümde babam beni bekliyordu. “Kızım,” dedi, “bazen kaybetmek de kazanmak demektir. Belki de başka bir yerde değerini bulacaksın.”

O gece uzun uzun düşündüm. Türkiye’de liyakat neden hep lafta kalıyordu? Neden yıllarca emek veren insanlar yerine torpili olanlar yükseliyordu? Sabah kararımı verdim: İstifa edecektim.

Ertesi gün Erkan Bey’in odasına girdim. “Size teşekkür ederim ama artık burada kalmak istemiyorum,” dedim. Şaşırdı: “Ama neden?” Gözlerinin içine baktım: “Çünkü burada emeğin karşılığı yok.”

İstifamı verdikten sonra kendimi hafiflemiş hissettim ama aynı zamanda korkuyordum da. Ailem önce endişelendi ama sonra destek oldular.

Şimdi yeni bir başlangıç için hazırlanıyorum. Kendi işimi kurmaya karar verdim; belki zor olacak ama en azından kendi emeğimin karşılığını alacağımı biliyorum.

Peki sizce Türkiye’de gerçekten hak eden mi kazanıyor? Yoksa torpil ve ilişkiler her zaman emeğin önüne mi geçiyor? Siz olsanız benim yerimde ne yapardınız?