Kırık Bir Hayalin Ardında: Bir Anne-Kız Hikayesi

“Sen bu aileye felaket getirdin!” Annemin sesi, mutfağın duvarlarında yankılandı. Ellerim titriyordu, gözlerimden yaşlar süzülüyordu. O an, sanki bütün dünya üzerime yıkılmıştı. Babamın ölümünden sonra annem beni suçlamıştı; oysa ben sadece on dört yaşındaydım. O gece, annem bavulunu topladı ve kapıyı çarparak çıktı. Beni babaannemle baş başa bıraktı.

İki yıl boyunca annemden tek bir haber alamadım. Her gece pencereden dışarı bakıp onun yolunu gözledim. Babaannem, “Kızım, annenin de canı çok yanıyor,” derdi ama ben annemin sevgisine açtım. Okulda arkadaşlarım anneleriyle pikniğe giderken ben evde yalnız kalırdım. Herkesin bir ailesi vardı, benimse sadece anılarım.

Bir gün, kapı çaldı. Babaannem telaşla kapıya koştu. Kapının önünde annem duruyordu. Saçları dağılmış, gözleri yorgundu ama yine de güzeldi. “Anne!” diye bağırdım ve ona doğru koştum. Kollarına atılmak istedim ama o bir adım geri çekildi.

“Hayır! Sen burada kalacaksın. Ben sadece bazı eşyalarımı almaya geldim,” dedi soğuk bir sesle. O an içimdeki umut kırıldı. “Ama anne, ben seni çok özledim! Lütfen gitme!” dedim, gözyaşlarımı tutamadan.

Annem bana bakmadan, “Senin yüzünden her şey mahvoldu. Babanı kaybettik, ailemiz dağıldı,” dedi. Babaannem araya girdi: “Ayşe, yeter! Çocuk ne yaptı sana?” Annem ise öfkeyle, “O olmasaydı, belki babası hâlâ hayatta olurdu!” diye bağırdı.

O gece odama kapanıp saatlerce ağladım. Kendimi suçladım; belki de gerçekten suçluydum. Babamla tartıştığımız o gün, ona çok ağır sözler söylemiştim. Sonra babam arabayla evden çıkmış ve bir daha geri dönmemişti. Kazada hayatını kaybetmişti.

Okulda öğretmenim Zeynep Hanım durumumu fark etti. Bir gün yanıma gelip, “Merve, bazen büyükler de hata yapar. Senin suçun yok,” dedi. Ama annemin sözleri kulaklarımda çınlıyordu: “Sen bu aileye felaket getirdin!”

Aylar geçti. Annem arada bir uğruyor, eşyalarını alıp gidiyordu. Babaannem ise bana sarılıp, “Kızım, annen seni seviyor ama acısı çok taze,” diyordu. Ben ise her gece dua ediyordum: Annem beni affetsin, bana sarılsın.

Bir gün okuldan eve döndüğümde babaannemi yerde buldum. Hemen komşumuz Emine Teyze’yi çağırdım. Hastaneye kaldırdıklarında doktorlar felç geçirdiğini söyledi. O günden sonra hayatım tamamen değişti. Okuldan sonra eve gelip babaanneme bakmaya başladım. Yemek yapmayı, ilaçlarını vermeyi öğrendim.

Bir akşam kapı yine çaldı. Annemdi. Bu kez yanında bir adam vardı; yeni eşiymiş. “Babaannen hastaymış,” dedi soğukça. “Benim de başka bir hayatım var artık.”

“Anne, lütfen gitme! Babaanneme ben bakıyorum ama çok zorlanıyorum,” dedim yalvararak.

Annem gözlerini kaçırdı: “Benim de yüküm ağır Merve. Sen büyüdün artık.”

O an içimde bir şeyler koptu. Annemi ilk defa bu kadar yabancı gördüm.

Babaannemin durumu kötüleşince sosyal hizmetlerden bir görevli geldi. “Merve, sen hâlâ çocuksun. Bu kadar yükü tek başına taşıyamazsın,” dedi bana. Ama başka kimsem yoktu ki…

Bir gece babaannem elimi tuttu: “Kızım, anneni affetmeye çalış. O da çok acı çekiyor.”

Ama nasıl affedebilirdim? Annem beni terk etmişti, suçlamıştı…

Bir gün okulda arkadaşım Elif’le dertleştik:

“Elif, annem beni hiç istemiyor galiba.”

Elif sarıldı: “Belki de kendiyle baş edemiyor Merve.”

O gece anneme uzun bir mektup yazdım:

“Anneciğim,
Biliyorum çok acı çektin ama ben de sensiz büyüdüm. Keşke bana sarılsaydın, keşke birlikte ağlasaydık… Seni affetmek istiyorum ama önce sen de beni affetmelisin.”

Mektubu gönderdikten sonra içimde bir huzur hissettim.

Bir hafta sonra annem aradı:

“Merve… Mektubunu okudum. Belki de en çok kendimi affedemedim.”

Ağladık telefonda, uzun uzun konuştuk.

Şimdi aramızda ince bir bağ var; kırık ama hâlâ kopmamış.

Bazen düşünüyorum: Bir çocuğun yükü ne kadar ağır olabilir? Anneler gerçekten affedebilir mi? Siz olsanız annenizi affedebilir miydiniz?