Kaderin Kapısını Araladığı Gece: Bir Türk Kadınının Hayat Hikayesi

“Yeter artık anne! Senin yüzünden bu haldeyiz!” diye bağırdı Oğuz, gözleri dolu dolu bana bakarken. O an, mutfağın ortasında elimdeki çay bardağı titredi, neredeyse yere düşecekti. Kocaman evde yankılanan sesi, yıllardır içimde biriktirdiğim bütün acıları bir anda gün yüzüne çıkardı. Oğlumun bana böyle bağırmasını hak edecek ne yapmıştım? Belki de yıllardır sustuğum, sineye çektiğim her şeyin bedelini şimdi ödüyordum.

Benim adım Zeynep. 54 yaşındayım. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, eski bir apartmanın üçüncü katında yaşıyorum. Hayatım boyunca hep mücadele ettim; önce babamın baskısıyla, sonra eşimin ilgisizliğiyle, şimdi de oğlumun öfkesiyle. Herkesin bir hikayesi vardır derler ya, benimki biraz fazla gözyaşıyla yazıldı galiba.

Gençliğimde hayallerim vardı; öğretmen olmak istiyordum. Ama babam “Kız kısmı okuyup da ne olacak?” dediği için liseyi bitirir bitirmez beni mahalleden tanıdık bir ailenin oğlu olan Mehmet’le evlendirdiler. Mehmet iyi biriydi aslında, ama hayata karşı hep yorgundu. Bir türlü iş tutturamadı. Ben ise evin yükünü sırtlandım; temizliklere gittim, komşulara dikiş diktim, pazarda limon sattım. Yeter ki Oğuz okusun, iyi bir hayatı olsun istedim.

Ama hayat öyle acımasız ki… Mehmet’in işsizliği, borçlar, evdeki huzursuzluk derken Oğuz da içine kapandı. Babasıyla hiç anlaşamadı. Mehmet akşamları eve geldiğinde ya televizyonun karşısında uyuyakalır ya da sessizce sigarasını içerdi. Oğuz ise odasına kapanırdı. Ben ise mutfakta tek başıma çay demlerken, kendi kendime “Nerede yanlış yaptım?” diye sorardım.

Bir gece, Mehmet eve sarhoş geldi. Oğuz o sırada sınavlarına çalışıyordu. Babasıyla tartıştılar; Mehmet oğluna bağırdı, Oğuz da ona karşılık verdi. Aralarındaki o soğuk savaşın ortasında kalakaldım. O gece sabaha kadar ağladım. Ertesi sabah Mehmet evi terk etti. Bir daha da dönmedi.

Oğuz’la baş başa kaldık. Ben iki işte birden çalışmaya başladım; sabahları bir apartmanda temizlik yapıyor, akşamları ise komşunun çocuklarına bakıyordum. Oğuz üniversiteyi kazandı ama şehir dışına gitmeye cesaret edemedi; “Seni burada yalnız bırakamam anne,” dedi. İçimden hem sevindim hem de üzüldüm. Bir yandan oğlumun bana olan sevgisiyle gururlanırken, diğer yandan onun hayallerini kısıtladığım için kendimi suçladım.

Yıllar geçti… Oğuz iş buldu ama istediği gibi bir hayat kuramadı. Sürekli ekonomik sıkıntılarla boğuştuk. Evdeki huzursuzluk hiç bitmedi; her ay sonu kira derdi, faturalar, market alışverişi… Bazen Oğuz’un gözlerinde bana karşı bir öfke görüyordum; sanki bütün başarısızlıklarının sebebi benmişim gibi bakıyordu bana.

Bir gün akşam yemeğinde yine tartıştık. “Anne, senin yüzünden hiçbir şey yapamıyorum! Hep senin sorunlarınla uğraşıyorum!” dedi. O an içimde bir şeyler koptu. “Oğlum,” dedim titreyen sesimle, “Ben de insanım… Ben de yoruldum.” Gözlerimden yaşlar süzüldü. Oğuz başını öne eğdi ama hiçbir şey söylemedi.

O gece uyuyamadım. Pencerenin önünde oturup eski günleri düşündüm; annemin bana sarıldığı o sıcak yaz akşamlarını, babamın sert bakışlarını, Mehmet’le ilk tanıştığım günü… Hayatım gözlerimin önünden film şeridi gibi geçti. “Acaba başka türlü olamaz mıydı?” diye sordum kendime defalarca.

Bir sabah kapı çaldı. Komşum Emine Hanım elinde bir tabak börekle geldi. Halimi görünce hemen yanımda oturdu. “Zeynep, bak,” dedi, “Hayat hepimizi yoruyor ama senin kadar güçlü kadın az gördüm ben.” Onun bu sözleri bana güç verdi. Belki de ilk defa biri beni anladı diye düşündüm.

Oğuz’la aramızdaki buzlar yavaş yavaş erimeye başladı. Bir gün birlikte sahilde yürüyüşe çıktık. Sessizce yürürken Oğuz birden durdu ve bana sarıldı. “Anne, özür dilerim… Sana çok yük oldum,” dedi. Gözlerim doldu ama bu sefer mutluluktan ağladım.

Şimdi her şey mükemmel mi? Hayır… Hala borçlarımız var, hala yalnız hissediyorum bazen. Ama artık biliyorum ki hayat ne kadar zor olursa olsun, insan sevgiyle iyileşebiliyor.

Bazen geceleri yine uyuyamıyorum; pencereden dışarı bakıp yıldızları izliyorum ve kendi kendime soruyorum: “Acaba başka türlü olsaydı daha mutlu olur muyduk? Yoksa yaşadıklarımız bizi biz mi yaptı?” Sizce de bazen kaderin kapısını aralamak için cesaret etmek gerekmez mi?