Anneliğin Gölgesinde: Bir Evliliğin Sınavı
“Elif, yine mi ağlıyorsun? Ne var bu kadar zor olan?” Murat’ın sesi mutfakta yankılandı. Ellerim bulaşık suyunda, gözlerim ise pencereden dışarıya, gri gökyüzüne takılmıştı. O an, içimdeki fırtına dışarıdan görünmüyordu belki ama, ben her gün biraz daha kayboluyordum.
Üç yıl önce, Zeynep doğduğunda herkes bana “Dünyanın en güzel duygusu!” dedi. Annem, “Sen de artık tam bir kadın oldun,” diye sarıldı. Ama ben, geceleri Zeynep’in ağlamaları arasında uykusuz kalırken, Murat’ın horultusunu dinlerken ve sabahları gözaltlarımda mor halkalarla aynaya bakarken, kendimi hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim.
Murat işe gidiyor, akşam eve geldiğinde yorgunluğunu bahane edip televizyonun karşısına geçiyordu. Ben ise gün boyu Zeynep’in altını değiştiriyor, mama hazırlıyor, evi topluyor ve arada bir anneme telefonda “İyiyim” yalanını söylüyordum. Bir gün, Zeynep’in ateşi yükseldiğinde Murat’ı aradım. “Ben toplantıdayım Elif, sen hallet,” dedi. O an içimde bir şey kırıldı.
Aylar geçtikçe, evin içinde görünmez oldum. Murat’ın gözünde sadece bir anneydim artık; kadın değil, eş değil… Bir gece, Zeynep’i uyuttuktan sonra salonda otururken Murat’a sordum:
“Murat, ben nereye kayboldum?”
Bana baktı, anlamadı. “Ne demek istiyorsun?”
“Ben… Elif olarak var mıyım hâlâ? Yoksa sadece Zeynep’in annesi miyim?”
Omuz silkti. “Abartıyorsun. Herkes anne oluyor.”
O gece sabaha kadar ağladım. Annem aradı ertesi gün, sesimi duyunca anladı bir şeylerin yolunda olmadığını. “Kızım, sabret. Her şey geçer,” dedi. Ama geçmedi. Zeynep büyüdü, ben küçüldüm.
Bir gün Murat eve geç geldi. Suratında bir gerginlik vardı. “Elif,” dedi, “Böyle gitmez. Sen sürekli gerginsin, evde huzur yok.”
“Ben mi huzursuzum? Sen hiç burada mısın ki?”
Kavga büyüdü. Kapılar çarpıldı, Zeynep ağladı. O gece Murat salonda yattı. Ertesi sabah kahvaltıda sessizlik vardı. Göz göze gelmedik.
Aylarca böyle sürdü. Benim içimdeki boşluk büyüdü. Bir gün Murat’ın annesi geldi. “Elif kızım, ikinci çocuk düşünmüyor musunuz? Zeynep’in kardeşi olmalı.”
İçimden bir çığlık koptu ama sustum. Murat ise hemen atıldı: “Ben de istiyorum anne.”
O an masadan kalkıp banyoya koştum. Kapıyı kilitledim ve aynada kendime baktım: Gözlerim kan çanağı gibi, saçlarım dağılmış… “Ben ne zaman kayboldum?” dedim kendi kendime.
Bir gece Murat’la otururken konu yine açıldı.
“Elif, bak… Zeynep büyüdü. Artık ikinci çocuk zamanı.”
“Murat, ben hazır değilim.”
“Neye hazır değilsin? Herkes ikinciyi yapıyor.”
“Ben herkes değilim! Ben daha kendimi bulamadım!”
Murat sinirlendi. “Sen hep böyleydin zaten! Hep sorun çıkarıyorsun! Belki de bu evlilik bitmeli!”
O an dünya başıma yıkıldı. “Bitmeli mi? Sence de kolay mı?”
Ağladım. O da ağladı. O gece ilk kez birbirimize dokunmadan uyuduk.
Ertesi gün annemi aradım. “Anne, ben boşanmak istiyorum galiba.”
Sessizlik oldu telefonda. Sonra annem fısıldadı: “Kızım… Bizim zamanımızda kadınlar sabrederdi.”
“Anne, ben sabredemiyorum artık.”
Günler geçti. Murat’la konuşmadık. Evde soğuk bir hava vardı. Zeynep bile hissetti bunu; geceleri kabus görmeye başladı.
Bir akşam Murat işten geldiğinde kapıda durdu.
“Elif… Konuşmamız lazım.”
Oturduk.
“Ben seni kaybettim galiba,” dedi.
“Ben de kendimi kaybettim,” dedim.
Uzun uzun sustuk.
Sonra Murat ilk kez bana sarıldı ve ağladı.
“Elif… Ben de yalnızdım aslında. İşte çok zorlandım, sana anlatamadım.”
İlk defa birbirimizi dinledik o gece.
Ama geçmişin gölgesi hâlâ üzerimizdeydi. İkinci çocuk konusu masada duruyordu; ama ben hâlâ hazır değildim.
Şimdi her şey biraz daha iyi gibi… Ama bazen geceleri uyanıp pencereden dışarı bakıyorum ve kendi kendime soruyorum:
“Bir kadın hem anne hem de kendisi olabilir mi bu ülkede? Yoksa hepimiz bir yerde kaybolmaya mahkûm muyuz?”