Aile Bağlarının Gölgesinde: Bir Evliliğin Sınavı
“Yeter artık, Hatice Hanım! Ben insan değil miyim?” diye bağırdım, ellerim titreyerek. Babaannenin odasından yayılan ağır ilaç kokusu, boğazıma düğümlenmişti. O an, altı yıldır içimde biriktirdiğim her şey, gözyaşlarımla birlikte döküldü. Salonda oturan eşim Murat ise yine sessizdi; başını önüne eğmiş, elleriyle telefonunu kurcalıyordu. Oysa ben, onun gözlerinin içine bakıp bir cevap arıyordum: “Neden hep ben? Neden bu yük sadece benim omuzlarımda?”
Her şey Murat’la evlenip bu eve gelmemle başladı. Kayınvalidem Emine Hanım, daha ilk günden bana “Sen bizim kızımızsın artık, ailemizin yükünü birlikte taşıyacağız,” demişti. O zamanlar bu sözler bana sıcak gelmişti; annemi kaybetmiş, yeni bir aileye sığınmıştım. Ama zamanla anladım ki, bu sözlerin ardında başka bir anlam varmış: Yük taşımak gerçekten de bana kalmıştı.
Emine Hanım, Almanya’da çalışıyordu; yılda bir kez gelir, birkaç hafta kalır, sonra yine giderdi. Her gelişinde bana hediyeler getirir, “Sen olmasan biz ne yapardık?” derdi. Ama o hediyelerin ağırlığı vardı; her biri bana yeni bir sorumluluk yüklüyordu. Babaannenin ilaçları, banyosu, yemekleri… Murat ise işten gelir gelmez televizyonun karşısına geçerdi. “Zehra, annem aradı mı? Babaannemin tansiyonu ölçüldü mü?” diye sorardı sadece.
Bir gün Emine Hanım aradı. Telefonu açar açmaz sesi titriyordu: “Zehra kızım, ben burada çok yoruluyorum ama biliyorum ki sen de orada çok yoruluyorsun. Ama ne yapalım, hayat böyle.” O an içimden geçenleri ona söylemek istedim: “Hayat böyle mi gerçekten? Sadece benim için mi böyle?” Ama diyemedim. Çünkü bizim oralarda gelin susar, büyükler konuşur.
Babaannenin hastalığı ilerledikçe geceleri uyuyamaz oldum. Her öksürüğünde yatağımdan fırlıyor, başucunda bekliyordum. Kendi çocuğum Elif ise çoğu zaman yalnız kalıyordu. Bir gün Elif yanıma geldi; “Anne, neden hep babaannemin yanında yatıyorsun? Ben korkuyorum,” dedi. O an kalbim ikiye bölündü. Bir yanım yaşlı kadına acıyordu; diğer yanım ise kendi çocuğuma yetememenin acısıyla yanıyordu.
Bir akşam Murat’la tartıştık. “Benim annem olmasa sen bu evde rahat edemezdin!” dedi bana. O sözler içime hançer gibi saplandı. “Senin annen mi? Benim annem yok mu? Ben de insanım Murat! Ben de yoruluyorum!” dedim. O ise duvar gibi suskun kaldı.
Geceleri uyuyamaz oldum; gözlerimi tavana dikip düşündüm: Altı yıl boyunca ne zaman kendim için yaşadım? Ne zaman kendi isteklerimi söyledim? Hep başkalarının mutluluğu için koşturdum. Kendi annemi kaybettiğimde bile bu kadar yalnız hissetmemiştim.
Bir gün Emine Hanım yine aradı. Bu sefer sesi daha sertti: “Zehra kızım, komşular bana laf ediyor; ‘Gelin babaannesine iyi bakmıyor’ diyorlarmış. Aman dikkat et, adımız çıkmasın!” O an içimde bir şeyler koptu. Komşular ne derse desin, ben elimden geleni yapıyordum ama kimse bunu görmüyordu.
O gece Murat’a boşanmak istediğimi söyledim. Şaşırdı; “Ne diyorsun Zehra? Çocuğumuz var!” dedi. “Çocuğumuz var ama ben yokum Murat! Ben bu evde sadece bir hizmetçiyim,” dedim. Gözleri doldu ama yine de annesinin tarafını tuttu: “Annem olmasa bu ev dağılır.”
O günden sonra aramızda soğuk bir duvar örüldü. Babaannenin vefatıyla birlikte evdeki sessizlik daha da arttı. Emine Hanım cenazeye geldiğinde bana sarıldı; “Sen olmasan biz ne yapardık?” dedi yine. Ama bu sefer o sözler bana ağır geldi; çünkü ben artık tükenmiştim.
Elif’in gözlerinde korku ve yalnızlık gördükçe kendime kızdım. Kendi anneliğimden vazgeçmiş, başkalarının anneliğini üstlenmiştim. Bir gün Elif’e sarıldım ve ağladım: “Affet beni kızım, sana yetemedim.”
Şimdi boşanmayı düşünüyorum ama korkuyorum da… Toplumun baskısı, ailemin tepkisi, Elif’in geleceği… Hepsi kafamda dönüp duruyor. Ama biliyorum ki bu şekilde devam edemem.
Bazen düşünüyorum: Bir kadının fedakarlığı neden hep görmezden gelinir? Neden bir gelinin emeği sadece görev olarak görülür? Ben de insanım; benim de hayallerim, isteklerim var…
Sizce bir kadın ne zaman kendi hayatını seçmeli? Yoksa biz hep başkalarının mutluluğu için mi yaşamak zorundayız?