Bir Milyoneri Sevmek: Kayıp, Aile ve İkinci Şanslar Arasında
“Neden annemi bu kadar erken kaybettim? Neden hayat bana hep en zorunu seçtiriyor?” diye içimden geçirdim, karlar altında kalan mezar taşına bakarken. Ellerim titriyordu, soğuktan mı yoksa içimdeki fırtınadan mı bilmiyorum. Annemin mezarı başında, İstanbul’un mart ayının gri sabahında, yalnızdım. Babamı yıllar önce bir trafik kazasında kaybetmiştim; o zamanlar liseye gidiyordum, şimdi ise otuzuma merdiven dayamış bir kadındım. Annemle babam yan yana yatıyorlardı, ama ben hayatta yapayalnız kalmıştım.
O sabah mezarlıkta, içimdeki boşluğu dolduracak bir cevap arıyordum. Annemin mezarına eğildim, “Beni affet anne,” dedim fısıltıyla. “Sana söz verdiğim gibi güçlü olamadım.” Gözyaşlarım karların üzerine düştü. O sırada cebimdeki telefon titredi. Ekranda ‘Yusuf’ yazıyordu. Yusuf… Hayatımın en büyük çıkmazı, kalbimin en derin yarası.
Yusuf’la üç yıl önce tanışmıştık. O, İstanbul’un en zengin ailelerinden birinin oğluydu. Ben ise orta halli bir ailenin, hayatını memur maaşıyla idame ettiren kızı. Yusuf’un bana olan ilgisi başta bir şaka gibi gelmişti. “Senin gibi biri neden benimle ilgilensin ki?” demiştim ona bir akşam Boğaz’da yürürken. O ise gülümsemişti: “Çünkü sen gerçek bir insansın, Elif. Paranın satın alamayacağı tek şey bu.”
Ama hayat öyle kolay değildi. Yusuf’un ailesi beni hiçbir zaman kabullenmedi. Annesi, Nermin Hanım, bana her fırsatta hissettirdi: “Bizim ailemize uygun değilsin.” Bir gün bana şöyle demişti: “Oğlumun geleceğini düşünmek zorundayım. Seninle mutlu olamaz.” O an içimde bir şeyler kırılmıştı. Anneme koşmuştum o gece, gözyaşları içinde: “Anne, ben ne yapacağım?” Annem saçlarımı okşamıştı: “Kızım, kalbini dinle ama gururunu da unutma.”
Şimdi annem yoktu ve ben mezarı başında, Yusuf’un aramasına cevap verip vermemek arasında sıkışıp kalmıştım. Telefonu açtım. “Alo?” dedim, sesim çatallıydı.
“Elif, neredesin? Seni bulamıyorum. Lütfen konuşmamız lazım.”
“Yusuf, bugün annemin ölüm yıldönümü. Yalnız kalmak istiyorum.”
“Elif, lütfen… Bak, annemle konuştum. Sana haksızlık ettiğini kabul etti. Gelip yüz yüze konuşalım.”
Bir an sustum. Yıllardır beklediğim cümleydi bu. Ama içimde bir huzursuzluk vardı. Yusuf’un ailesinin bana bakışını asla unutamamıştım. Onların evinde ilk kez yemek yediğimde, sofrada herkes bana yabancı gibi davranmıştı. Sanki yanlışlıkla başka birinin hayatına girmiştim.
Mezarlıktan çıkıp eve dönerken, kafamda bin bir düşünce vardı. Evimiz artık annemin yokluğunda daha da sessizdi. Duvarlarda onun fotoğrafları, mutfakta yarım kalmış örgüsü… Her şey eksikti. Birden kapı çaldı. Açtığımda karşımda Yusuf’u buldum.
“Elif, lütfen beni dinle,” dedi gözleri dolu dolu. “Seni seviyorum. Annem de bunu sonunda anladı. Sana haksızlık ettiğini söyledi.”
“Yusuf, ben artık yoruldum,” dedim. “Sürekli kendimi ispatlamak zorunda kalmaktan bıktım. Sadece sevilmek istiyorum, kabul edilmek…”
Yusuf ellerimi tuttu: “Sana söz veriyorum, bundan sonra kimse seni üzmeyecek.”
O an içimde bir umut kıpırdadı ama korkularım daha büyüktü. Çünkü biliyordum ki, toplumun ve ailelerin baskısı kolay kolay geçmiyordu. Annemin bana öğrettiği en önemli şey buydu: “Kızım, bazen aşk yetmez.”
O gece Yusuf’la uzun uzun konuştuk. Geçmişimizi, korkularımızı, hayallerimizi… Ama ertesi gün Yusuf’un annesi beni aradı.
“Elif Hanım,” dedi soğuk bir sesle, “Oğlumun iyiliği için senden bir ricam var: Lütfen ondan uzak dur.”
İçimdeki öfke ve çaresizlikle telefonu kapattım. Yusuf’a her şeyi anlattım. O ise annesine karşı çıkmaya hazırdı ama ben artık savaşmak istemiyordum.
Bir hafta boyunca Yusuf’tan uzak durdum. Her gün annemin mezarına gidip onunla dertleştim: “Anne, ne yapmalıyım? Aşk için mi savaşmalıyım yoksa gururumdan mı vazgeçmemeliyim?”
Bir akşam eve dönerken mahalledeki komşumuz Ayşe Teyze beni durdurdu: “Elif kızım, annen çok gururlu kadındı ama seni de çok severdi. Senin mutlu olmanı isterdi.”
O gece rüyamda annemi gördüm. Bana gülümsüyordu: “Kızım, hayat kısa… Mutluluğu bulduysan bırakma.”
Ertesi sabah Yusuf’un kapısına gittim. Onunla konuşmak istedim: “Yusuf, ben seni seviyorum ama bu savaşta tek başıma kalmak istemiyorum.”
Yusuf gözlerimin içine baktı: “Beraber savaşacağız Elif. Ailem ne derse desin, ben seninleyim.”
O günden sonra hayatımız kolay olmadı. Yusuf’un ailesiyle aramızda hep bir mesafe kaldı ama biz birbirimize tutunduk. Zenginlik ve statüye rağmen gerçek mutluluğun ne olduğunu birlikte öğrendik.
Şimdi annemin mezarı başında otururken düşünüyorum: “Hayatta en önemli şey ne? Aile mi, aşk mı yoksa kendi değerlerimiz mi?” Siz olsanız hangisini seçerdiniz? Benim yerimde olsaydınız ne yapardınız?