Kırık Bir Kalbin Güncesi: Bir Ofiste Sessiz Çığlıklar
“Ayşegül, lütfen, bu sefer bana bir şans ver,” dedim titreyen sesimle. O ise gözlerini kaçırdı, dudaklarını sıktı. Elif’in telefonu hâlâ kulağındaydı, sesi kısık ama kararlıydı. O an, ofisin ortasında bir yabancı gibi hissettim kendimi. Kerem kapıdan başını uzattı, göz göze geldik. Bir anlığına, bana bir şey söyleyecek sandım. Ama Ayşegül’ün bakışı ona da “Şimdi sırası değil” dedi. Kerem’in başı kapının arkasında kayboldu. İçimde bir şeyler koptu o an.
On dakika sonra Elif telefonu kapadı. “Kerem sana uğradı,” dedi bana bakmadan. Sanki bu bilgiyle bir şey değişecekmiş gibi. Oysa ben, o an, sadece birinin bana gerçekten bakmasını, görmesini istiyordum.
O gün, annemle sabah kavga ederek çıkmıştım evden. “Yine geç kaldın, bu işin de kıymetini bilmiyorsun!” diye bağırmıştı. Babam ise gazeteden başını kaldırmadan, “Kızım, işini kaybedersen bize yük olursun,” demişti. Oysa ben, her sabah o ofise gitmek için kendimle savaşıyordum. Herkesin birbirine sırtını döndüğü, dedikodunun havada uçuştuğu, başarıdan çok kimin kime ne yaptığıyla ilgilenilen bir yerdi orası.
Bir kahve almak için mutfağa gittim. Elif’in sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. “Ayşegül, bu projede sadece seninle çalışmak istiyorum. Diğerleriyle vakit kaybetmeyelim.” Diğerleri… Yani ben. Yani, bu ofisteki görünmez insan.
Kahvemi alıp cam kenarına geçtim. İstanbul’un gri sabahı, gökyüzüyle birleşmişti. İçimdeki kasvetle yarışıyordu sanki. Telefonum titredi. Annemden bir mesaj: “Akşam marketten ekmek al.” Sanki sabahki tartışma hiç olmamış gibi. Sanki ben, sadece evin işlerini halleden bir gölgeydim.
Ayşegül yanıma geldi. “Biraz konuşabilir miyiz?” dedi. Umutlandım. Belki de bana haksızlık ettiklerini söyleyecek, belki de özür dileyecek… Ama sesi soğuktu: “Elif’in dediği gibi, projede seni düşünmedik. Kusura bakma, ama bu seferlik böyle.”
Gözlerim doldu, ama ağlamadım. “Neden?” dedim. “Bir hata mı yaptım?”
Ayşegül omuz silkti. “Yok, sadece Elif öyle istedi. Sen de biliyorsun, onun sözü geçiyor.”
O an, içimdeki bütün umutlar söndü. Yalnızca iş yerinde değil, evde de, arkadaş çevremde de hep ikinci planda kalıyordum. Sanki herkesin hayatında bir yan rolüm.
Akşam eve dönerken otobüste camdan dışarı baktım. Herkesin bir yere yetişme telaşı vardı. Ben ise, nereye ait olduğumu bilmiyordum. Eve girince annem, “Ekmek almadın mı?” diye bağırdı. Babam, “Yine suratın asık, işte de mi bir şey oldu?” dedi.
O gece odama kapanıp günlüğümü açtım. Yazmaya başladım:
“Bugün yine görünmezdim. Ofiste, evde, her yerde. Kimse beni duymuyor, kimse görmüyor. Sadece görevlerim, sorumluluklarım var. İnsanlar bana sadece bir iş yaptırmak için yaklaşıyor. Ben ne zaman gerçekten var olacağım?”
Birden telefonum çaldı. Eski arkadaşım Zeynep’ti. “Nasılsın?” dedi. Sustum. “Sesin kötü geliyor, bir şey mi oldu?”
Birden içimdeki her şey döküldü:
“Zeynep, ben galiba kimsenin umurunda değilim. Ofiste dışlanıyorum, evde kimse beni dinlemiyor. Sanki ben yokum.”
Zeynep bir süre sustu. Sonra, “Biliyor musun, ben de bazen böyle hissediyorum,” dedi. “Belki de bu şehirde herkes biraz yalnız.”
O gece uzun uzun düşündüm. Belki de sorun bende değildi. Belki de bu şehirde, bu hayatta herkes biraz görünmezdi. Ama yine de, insan birinin ona gerçekten baktığını, onu anladığını hissetmek istiyor.
Ertesi gün ofise giderken kendime söz verdim: Artık susmayacaktım. Elif ve Ayşegül’ün yanına gittim.
“Elif, Ayşegül, sizinle konuşmak istiyorum,” dedim kararlı bir sesle.
Elif kaşlarını kaldırdı. “Buyur?”
“Projede yer almak istiyorum. Benim de katkım olabilir. Lütfen bana bir şans verin.”
Ayşegül gözlerini kaçırdı, Elif ise kısa bir sessizlikten sonra, “Düşüneceğiz,” dedi.
Belki de yine olmayacaktı. Ama en azından bu sefer kendimi savunmuştum.
O akşam eve döndüğümde annem yine bağırdı, babam yine sustu. Ama ben günlüğüme şunu yazdım:
“Bugün ilk defa kendim için konuştum. Belki kimse duymadı, ama ben kendimi duydum.”
Şimdi size soruyorum: Siz hiç görünmez oldunuz mu? Birinin sizi gerçekten görmesini, duymasını istediniz mi? Yoksa bu şehirde herkes biraz yalnız mı?