Aç Karnına Sessiz Bir Eve Dönüş: Bir Notun Ardındaki Fırtına
“Yine mi yalnızım?” diye kendi kendime söylendim, anahtarı kapının deliğine sokarken. Karnım zil çalıyor, başımda günün yorgunluğu… Eve adımımı attığımda, salonun soğuk sessizliği yüzüme çarptı. Ayakkabılarımı çıkardım, ceketimi askıya astım. Mutfaktan bir tıkırtı bekledim, belki Zeynep yemek hazırlıyordur diye. Ama mutfak da, salon gibi sessizdi. Sadece buzdolabının uğultusu ve duvardaki saatin tik takları…
Tezgâhın üzerinde bir not gözüme çarptı. El yazısı hemen tanıdık geldi: “Ali, anneme gittim. Konuşmamız lazım. Bir şey olursa ara. – Zeynep.”
Bir an donakaldım. “Konuşmamız lazım” cümlesi, evliliğimizin son altı ayının özetiydi sanki. Her şey konuşulacak, ama hiçbir şey çözülemeyecek gibiydi. Notu elimde buruştururken, içimde bir öfke ve çaresizlik kabardı. “Yine mi kaçıyorsun Zeynep?” dedim sessizce.
Buzdolabını açtım; yarım kalmış bir yoğurt, bayat ekmek, bir iki domates… Annemin evinde olsa, sofrada sıcak çorba, taze pilav olurdu. Ama burası benim kurduğum aileydi, ve ben, kendi evimde aç ve yalnızdım.
Telefonumu çıkardım, Zeynep’i aramak istedim. Ama ne diyecektim ki? “Neden yoksun?” mu, “Neden konuşmuyoruz?” mu? Sonra vazgeçtim. Bir sigara yaktım, mutfak penceresini açtım. Soğuk hava içeri doldu, ama içimdeki sıkıntıyı dağıtmadı.
O sırada kapı çaldı. Bir an umutlandım, belki Zeynep dönmüştür diye. Ama kapıda annem duruyordu. Yüzünde endişeli bir ifade vardı.
“Ali, oğlum, iyi misin?”
“İyiyim anne, gel içeri.”
Annem içeri girdi, hemen mutfağa geçti. Gözleriyle etrafı süzdü, sonra bana döndü:
“Zeynep yine mi gitti?”
Başımı eğdim. Annem bir tabureye oturdu, ellerini dizlerine koydu. “Oğlum, siz böyle nereye kadar gideceksiniz? Her akşam kavga, her sabah sessizlik… Ben de yoruldum, sen de yoruldun. Ama en çok da torunumuz Elif yoruldu.”
Elif… Kızım. O an içimde bir sızı hissettim. Elif bu akşam babaannesindeydi, Zeynep’in annesinde. Son zamanlarda evdeki huzursuzluktan onu uzak tutmaya çalışıyorduk. Ama ne kadar saklasak da, çocuklar her şeyi hissediyor.
Annem devam etti:
“Bak Ali, evlilik kolay değil. Ben babanla neler yaşadım, sen bilmezsin. Ama biz hiç birbirimize sırtımızı dönmedik. Sen de Zeynep de çok inatçısınız. Biriniz bir adım atsa, diğeri hemen geri çekiliyor. Böyle olmaz.”
Sustum. Annemin sözleri ağır geldi. Haklıydı. Zeynep’le evliliğimizin başında her şey çok güzeldi. Birlikte hayaller kurduk, Elif doğduğunda dünyalar bizim oldu. Ama sonra hayatın yükü, geçim derdi, iş stresi… Her şey üst üste geldi. Ben işten yorgun dönünce, Zeynep de evde bunalınca, konuşacak halimiz kalmıyordu. Küçük tartışmalar büyüdü, kırıcı sözler havada uçuştu. Sonra sessizlik…
Bir gün Zeynep bana, “Seninle konuşamıyorum artık,” dedi. O an anlamadım. Şimdi ise, o cümle beynimde yankılanıyor. Gerçekten de konuşamıyorduk. Sadece aynı evde yaşayan iki yabancıya dönüşmüştük.
Annem kalktı, bana sarıldı. “Oğlum, ne olursa olsun, aileni bırakma. Konuşun, barışın. Elif için, kendiniz için…”
Annem gittikten sonra, mutfakta bir süre öylece oturdum. Sonra Zeynep’in notunu tekrar okudum. “Konuşmamız lazım.”
Gece yarısı Zeynep döndü. Sessizce kapıyı açtı, ayakkabılarını çıkardı. Ben salonda bekliyordum. Göz göze geldik. Bir süre birbirimize baktık, sonra Zeynep konuştu:
“Ali, böyle devam edemeyiz. Elif için, kendimiz için bir şeyleri değiştirmemiz lazım.”
“Ne yapmamı istiyorsun?” dedim, sesim titreyerek.
“Bilmiyorum. Ama böyle susarak, kaçıp saklanarak olmaz. Belki bir uzmana gitmeliyiz. Belki de… biraz ayrı kalmalıyız.”
O an içimde bir şeyler koptu. “Ayrı kalmak mı? Elif ne olacak?”
Zeynep’in gözleri doldu. “Elif için en iyisi neyse onu yapmalıyız. Ama böyle devam edersek, ona daha çok zarar vereceğiz.”
Bir süre sessiz kaldık. Sonra Zeynep odasına geçti, ben de salonda kaldım. O gece sabaha kadar uyuyamadım. Kafamda bin bir düşünce…
Ertesi gün iş yerinde hiçbir şeye odaklanamadım. Arkadaşım Murat, halimi görünce sordu:
“Hayırdır Ali, suratın beş karış?”
“Evde sorunlar var Murat. Zeynep’le aramız çok kötü.”
Murat başını salladı. “Kardeşim, ben de yaşadım aynı şeyleri. Ama bak, şimdi toparladık. Birbirinizi dinleyin, inat etmeyin. Yoksa insan bir bakmış, her şey elinden kayıp gitmiş.”
O gün iş çıkışı eve gitmek istemedim. Bir süre sahilde oturdum, denizi izledim. Sonra karar verdim. Eve döndüm, Zeynep’le konuşmaya hazırdım.
Zeynep mutfakta oturuyordu, gözleri şişmişti. Yanına oturdum.
“Zeynep, haklısın. Böyle devam edemeyiz. Ama ben seni ve Elif’i kaybetmek istemiyorum. Ne gerekiyorsa yapalım. Birlikte gidelim bir uzmana, konuşalım, tartışalım… Yeter ki ailemiz dağılmasın.”
Zeynep başını salladı, gözlerinden yaşlar süzüldü. “Ben de istemiyorum Ali. Ama çok yoruldum. Lütfen, bu sefer gerçekten çabalayalım.”
O an birbirimize sarıldık. Uzun zamandır ilk defa bu kadar yakın hissettim. Belki her şey hemen düzelmeyecekti, ama en azından denemeye karar vermiştik.
Şimdi, aradan aylar geçti. Hâlâ zorluklar var, hâlâ tartışıyoruz. Ama artık susmuyoruz, kaçmıyoruz. Elif’in gözlerinde yeniden umut görüyorum.
Bazen düşünüyorum: Acaba kaç aile, bizim gibi sessizce dağılmanın eşiğinde? Kaç çocuk, anne babasının suskunluğunda kayboluyor? Sizce, aile olmak için en önemli şey nedir? Birbirimizi anlamak mı, yoksa birlikte susmak mı?