Bir Yalnızlığın İçinde: Hayri’nin Sessiz Fırtınası

“Hayri, yine mi yalnız geldin oğlum?” Annemin sesi, mutfağın kapısından içeri sızan güneş ışığı kadar keskin ve sıcak. Yine o bakış, yine o iç çekiş. Cevap vermeden ayakkabılarımı çıkardım, başımı öne eğdim. Annemle babamın evine her gelişimde, içimde bir yerler sızlıyor. Sanki her adımda, yıllardır üzerime yapışan yalnızlık kokusu daha da ağırlaşıyor.

Kırk iki yaşındayım. Hiç evlenmedim. İstanbul’un göbeğinde, küçük bir dairede yaşıyorum. Yalnızlık bana hiç yük olmadı. Hatta çoğu zaman, kalabalıkların içinde kaybolmaktansa kendi başıma olmayı tercih ettim. İşimi seviyorum. Bir muhasebe ofisinde çalışıyorum. Rakamlar, dosyalar, düzen… Her şeyin yerli yerinde olması bana huzur veriyor. Hayatımda kaos istemiyorum. Belki de bu yüzden, hiçbir kadınla uzun süreli bir ilişkim olmadı. Herkesin bir kusuru vardı; kimisi çok konuşkandı, kimisi dağınık, kimisi ise hayata benim kadar sıkı tutunamıyordu. Ben ise hep düzen aradım, hep huzur.

Ama bu yaz, her şey değişti. Temmuzun son haftasıydı. İş yerinde üst üste gelen denetimler, bitmek bilmeyen evraklar… Yorgunluktan gözlerim kapanıyordu. Müdürüm, “Hayri, biraz izin al. Yoksa burada bayılacaksın,” dedi. İstemeye istemeye kabul ettim. Birkaç günlüğüne Ege’ye, Foça’ya gitmeye karar verdim. Belki deniz havası iyi gelir, dedim. Annem duyar duymaz, “Yalnız mı gideceksin? Bak oğlum, insanın yanında bir eşi, bir dostu olmalı,” diye başladı yine. Babam ise gazeteden başını kaldırmadan, “Hayri, yaşlandıkça yalnızlık zor gelir,” dedi. İçimden, ‘Ben yalnızlığa alışığım,’ dedim ama yüksek sesle söyleyemedim.

Foça’ya vardığımda, ilk defa kendimi gerçekten yalnız hissettim. Sahilde yürürken, etrafta el ele dolaşan çiftleri, çocuklarıyla oynayan aileleri izledim. Bir an, içimde bir boşluk hissettim. O an, yalnızlığımın bana yük olmaya başladığını fark ettim. Akşamları otelde odamda otururken, annemin sesi kulaklarımda çınlıyordu: “Hayri, bir gün pişman olacaksın.”

Bir akşam, sahilde yürürken yaşlı bir adamla tanıştım. Adı İsmail’di. O da yalnızdı. Yanıma oturdu, sigarasından bir nefes çekti. “Evlat,” dedi, “yalnızlık bazen insana iyi gelir ama bir yere kadar. Sonra insan kendi sesinden bile sıkılır.” Gülümsedim. “Ben alışığım,” dedim. O ise başını salladı. “Alışmak mı? İnsan alıştığını sanır. Ama bir gün bir bakarsın, alıştığın şey seni boğmaya başlamış.”

O gece, otel odasında uyuyamadım. Geçmişimi düşündüm. Üniversite yıllarımda, ilk aşkım Elif’i… Onunla evlenmeyi düşünmüştüm. Ama o, başka birini seçti. Sonra iş hayatı başladı. Hep çalıştım, hep bir şeyleri başarmaya çalıştım. Annemle babam yaşlanınca, onlara destek oldum. Ama kendim için hiçbir şey yapmadım. Hep başkalarının beklentilerini karşılamaya çalıştım. Belki de bu yüzden, yalnızlığı seçtim. Çünkü kimseye hesap vermek istemedim.

İzin bitip İstanbul’a döndüğümde, her şey daha da ağır gelmeye başladı. Annem hastalandı. Hastaneye yatırdık. Babam perişan oldu. Ben ise işten çıkıp hastaneye koştum her gün. Annem, bir gece elimi tuttu. “Hayri, ben ölürsem sen ne yapacaksın?” dedi. Gözlerim doldu. “Anne, ben iyiyim,” dedim ama sesim titriyordu. O ise başını salladı. “İyi değilsin oğlum. İnsan yalnızken iyi olamaz.”

O günden sonra, yalnızlığım bana yük olmaya başladı. Evde sessizlik daha bir ağırlaştı. İş yerinde arkadaşlarım evlerinden, çocuklarından bahsederken ben susuyordum. Bir gün, ofisteki yeni stajyer Zeynep yanıma geldi. “Hayri Bey, neden hiç gülmüyorsunuz?” diye sordu. Şaşırdım. “Gülmek için sebep mi lazım?” dedim. O ise, “Bazen küçük şeyler bile yeter,” dedi. O an, hayatımda küçük şeylerin bile olmadığını fark ettim.

Bir akşam, babamla otururken eski fotoğraflara baktık. Annem gençken ne kadar güzeldi… Babam ise yakışıklı, güçlü bir adamdı. Şimdi ise ikisi de yaşlanmış, yorgun. Babam, “Hayri, bizden sonra ne yapacaksın?” dedi. Cevap veremedim. Çünkü bilmiyordum. Hayatım boyunca hep yalnızlığı seçtim ama şimdi, o yalnızlık beni boğuyordu.

Bir gün, cesaretimi topladım ve Zeynep’e kahve içmeyi teklif ettim. Kabul etti. Sohbet ettik, güldük. O an, yıllardır hissetmediğim bir sıcaklık hissettim içimde. Belki de hayatımda bir şeyleri değiştirme zamanı gelmişti. Ama korkuyordum. Ya yine yalnız kalırsam? Ya yine kimseyle anlaşamazsam?

Şimdi, annem hastaneden çıktı ama hâlâ zayıf. Babam ise daha da içine kapanık. Ben ise her akşam eve dönerken, yalnızlığımın ağırlığını omuzlarımda hissediyorum. Bazen Zeynep’le mesajlaşıyoruz. Belki de hayatımda yeni bir sayfa açabilirim. Ama geçmişin yükü, ailemin beklentileri ve kendi korkularım arasında sıkışıp kaldım.

Yalnızlık gerçekten bir tercih mi, yoksa çaresizliğin adı mı? İnsan alıştığı yalnızlıktan vazgeçebilir mi? Sizce ben ne yapmalıyım?