Kendi Evimde Misafir: Annemle Hesaplaşmam
“Ya kira ödersin ya da evi terk edersin, Elif.” Annemin sesi mutfakta yankılandı. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. On sekiz yaşındaydım, lise son sınıftaydım ve tek derdim üniversite sınavını kazanmaktı. Ama annem, sanki hayatımın en doğal parçasıymış gibi, bana kendi odamı kiraya vermeye karar vermişti.
O gece odamda, eski defterlerimin arasında ağladım. Babamı küçükken kaybetmiştik; annemle baş başa kalmıştık. O zamandan beri hep güçlüydü, hep ayakta durdu. Ama o gücün altında ne kadar kırgın olduğunu, bana ne kadar mesafe koyduğunu yıllar sonra anladım. O gün, “Kendi evimde misafir miyim?” diye sordum kendime.
İlk ay maaşımı aldığımda, annem kapıma geldi. “Kiranı unutma,” dedi. O an gözlerimin içine bakmadı bile. Sanki ben onun kızı değil de, evine yeni taşınmış bir yabancıydım. Arkadaşlarım aileleriyle tatile giderken, ben anneme her ay zarf içinde para veriyordum. “Neden?” diye sormaya cesaretim yoktu. Belki de annemin sevgisini hak etmek için çalışmam gerektiğine inanmıştım.
Yıllar geçti. Üniversiteyi kazandım, İstanbul’a taşındım. Annemle aramızdaki mesafe daha da büyüdü. Arada arardı, “Kiranı gönderdin mi?” diye sorardı. Hiç “Nasılsın?” demezdi. Ben de alıştım; duygularımı içime gömdüm. Kendi ayaklarım üzerinde durmayı öğrendim, ama içimde hep bir eksiklik vardı.
Bir gün işten eve dönerken telefonum çaldı. Annem hastanedeydi. Koşa koşa yanına gittim. Yatağında yorgun, yaşlanmış bir kadın yatıyordu. Gözleriyle beni aradı, ama yine de duvarlarını indirmedi. “Evde bana bakacak kimsem yok,” dedi. “Senin yanında kalmam lazım.”
O an içimde öfke ve acı birbirine karıştı. Yıllarca bana sevgisini esirgemiş, kendi evimde bana yabancıymışım gibi davranmış kadına şimdi ben mi bakacaktım? Ama yine de onu yalnız bırakamazdım. Eve getirdim. İlk günler sessizdi; birbirimize yabancıydık. Akşam yemeklerinde masada iki yabancı gibi oturuyorduk. Bir gün dayanamadım:
“Anne, neden bana hep mesafeli davrandın? Neden kendi evimde bana misafir gibi hissettirdin?”
Gözleri doldu. “Baban öldükten sonra çok korktum, Elif,” dedi. “Sana iyi bir hayat sunamayacağımı düşündüm. Güçlü olmanı istedim. Kimseye muhtaç olma diye…”
O an annemin de bir insan olduğunu, korkuları ve çaresizlikleriyle baş etmeye çalıştığını anladım. Ama bu, içimdeki yarayı iyileştirmeye yetmedi. Yıllarca sevgisiz büyümenin acısı kolay kolay geçmiyordu.
Günler geçtikçe annemle aramızda küçük köprüler kuruldu. Birlikte çay içtik, eski fotoğraflara baktık. Ama her ay maaşımdan ona harçlık verirken içimde bir burukluk kaldı. Annem benden bakım bekliyordu; ben ise hâlâ onun sevgisini bekliyordum.
Bir akşam televizyon karşısında otururken annem sessizce konuştu:
“Elif, bana kızgın mısın?”
Uzun süre cevap veremedim. Sonra dedim ki:
“Bilmiyorum anne… Kızgın mıyım, kırgın mıyım, yoksa sadece yorgun muyum?”
O gece uyuyamadım. Annemin odasının kapısında durup onu izledim. Yıllarca bana mesafeli davranan kadın şimdi bana muhtaçtı. Hayatın garip bir adaleti vardı sanki.
Bir sabah kahvaltıda annem bana bakıp gülümsedi:
“Seninle gurur duyuyorum,” dedi. “Bunu hiç söylemedim, ama senin gibi güçlü bir kızım olduğu için çok mutluyum.”
O an gözlerim doldu. Yıllarca beklediğim cümleydi bu belki de… Ama yine de içimde bir boşluk kaldı.
Şimdi annemle aynı evde yaşıyoruz. Ona bakıyorum, ama bazen kendi çocukluğumun yasını tutuyorum. Kendi evimde misafir gibi hissettiğim yılların acısı hâlâ içimde.
Siz hiç kendi evinizde misafir gibi hissettiniz mi? Ya da en yakınınızdan beklediğiniz sevgiyi yıllarca alamadığınız oldu mu?