Yabancı Ama En Yakın: Bir Anne ve Oğulun Sessiz Çığlığı
— Anne, lütfen… Yine mi başladın? Burada tartışmak istemiyorum! — dedi oğlum Emre, gözlerini kaçırarak. Hastane odasının soğuk floresan ışıkları altında, elimdeki tahlil sonuçlarını sımsıkı tutuyordum. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Yıllardır beklediğim ilgi, şefkat ve anlayış; hepsi bir anda bu soğuk duvarlara çarpıp geri döndü.
— Emre, ben sadece… — Sesim titredi. — Sadece yanında olmak istedim. Bunca yıl sonra, ilk defa bu kadar uzun kaldın yanımda. Ama yine de sanki aramızda kilometreler var.
Emre başını öne eğdi, dudaklarını ısırdı. — Anne, işim var. İstanbul’da hayat kolay değil. Herkes kendi derdinde. Sen de anlamıyorsun bunu.
Oğlumun bu sözleriyle içimdeki fırtına daha da büyüdü. Yıllar önce, eşim vefat ettiğinde Emre henüz on yaşındaydı. O günden beri hem anne hem baba oldum ona. Tarlada çalıştım, gece gündüz didindim; sırf o okusun, büyük adam olsun diye. Sonra üniversiteyi kazandı, İstanbul’a gitti. Her şey değişti. Önce telefonlar seyrekleşti, sonra bayramlarda bile gelmez oldu.
Bir gün köydeki evimizin kapısı çaldı. Komşumuz Ayşe teyze telaşla içeri girdi: — Hatice abla, Emre’yi televizyonda gördüm! Büyük bir şirkette müdür olmuş seninki! Gurur duymalısın!
O an içimde hem gurur hem de tarifsiz bir hüzün vardı. Oğlum başarmıştı ama ben onun hayatında artık bir figürandım sanki.
Şimdi hastane odasında, Emre’nin bana yabancı gibi davranmasına dayanamıyordum. — Oğlum, aile dediğin nedir? Sadece kan bağı mı? Ben senin annenim ama sen bana yabancısın artık.
Emre derin bir nefes aldı. — Anne, lütfen… Beni suçlama. Herkes kendi yolunu seçiyor. Sen de alış artık.
Gözlerim doldu. — Alışmak mı? Bir anne evladının yokluğuna nasıl alışır Emre? Senin çocukluğunu hatırlıyorum; dizlerin kanadığında nasıl ağlardın, ben sarılırdım sana… Şimdi ise yanımda oturuyorsun ama sanki kilometrelerce uzaktasın.
Emre sessizce pencereye döndü. Dışarıda yağmur başlamıştı. O an içimdeki yalnızlık daha da büyüdü.
— Hatice Hanım, tahlil sonuçlarınız çıktı — dedi hemşire kapıdan uzanarak. Emre hemen ayağa kalktı, telefonu cebinden çıkardı.
— Ben toplantıya geç kalacağım anne. Sonuçları bana mesaj atarsın, olur mu?
Oğlumun arkasından bakarken içimdeki kırgınlık kelimelere dökülemedi. Hemşire gözlerime baktı; anlayışla başını salladı.
— Oğlunuz çok meşgul galiba…
Başımı eğdim. — Evet kızım… Çok meşgul…
O gece hastane yatağında uyuyamadım. Tavanı izlerken geçmişi düşündüm: Emre’nin ilk adımlarını, okula başladığı günü, babasının mezarına birlikte gittiğimiz o sessiz sabahı… Hepsi dün gibi aklımdaydı ama Emre için sanki başka bir hayattı artık.
Ertesi gün taburcu oldum. Eve dönerken otobüste yanımda oturan yaşlı bir amca bana dönüp sordu:
— Kızım, neden bu kadar dalgınsın?
Gülümsedim acı acı. — Evlat hasreti amca… Evlat hasreti…
O an otobüsteki herkes bana döndü; bazıları başını salladı, bazıları gözlerini kaçırdı. Herkesin içinde bir yara vardı belli ki.
Eve vardığımda kapıda komşum Ayşe teyze karşıladı beni:
— Hatice abla, oğlun yine gelmedi mi?
Başımı salladım. — Gelmedi Ayşe teyze… Belki de artık gelmez.
Ayşe teyze elimi tuttu: — Biz birbirimize sahip çıkmazsak kim sahip çıkacak? Evlatlar şehirlerde kayboldu gitti…
O gece yalnızlığımı paylaşacak kimsem yoktu. Televizyonu açtım; haberlerde yine büyük şehirlerdeki hayat pahalılığı, işsizlik ve gençlerin göçü konuşuluyordu. O an anladım ki benim yaşadığım acı sadece bana ait değildi; bu ülkede binlerce anne benimle aynı kaderi paylaşıyordu.
Bir hafta sonra Emre aradı. Sesi yorgundu:
— Anne… Kusura bakma geçen gün için. Çok yoğundum…
— Önemli değil oğlum… Sen iyi ol yeter ki.
Bir süre sessizlik oldu telefonda.
— Anne… Belki de haklısın. Uzun zamandır sana yabancı gibi davrandım. Ama bilmiyorum… İstanbul’da herkes birbirine yabancı zaten.
Gözlerimden yaşlar süzüldü.
— Oğlum… İnsan en çok da ailesine yabancı olunca kaybolurmuş hayatta.
Emre’nin sesi titredi:
— Anne… Belki bu hafta sonu gelebilirim yanına…
Telefonu kapattığımda içimde küçük bir umut filizlendi. Belki de her şey bitmemişti; belki de hala birbirimize ulaşabilirdik.
Şimdi bu satırları yazarken düşünüyorum: Bir anne ile oğul arasındaki mesafe ne zaman başlar? Şehirler mi uzaklaştırır bizi, yoksa kalplerimiz mi taşlaşır zamanla? Sizce aile olmak sadece aynı soyadı taşımak mıdır, yoksa birbirimizin yarasına dokunabilmek midir?