Benim Hayatım Değil, Benim Seçimim Değil: Bir Üvey Anne Hikayesi

“Sen benim annem değilsin! Bana karışamazsın!” diye bağırdı Elif, gözleri dolu dolu bana bakarken. O an, mutfağın ortasında elimde tabaklarla donup kaldım. Sanki bir bıçak saplanmıştı kalbime. Oysa ben sadece akşam yemeğinden önce ellerini yıkamasını istemiştim. O an anladım: Bu evde, bu ailede, ben hep yabancı kalacaktım.

Hayatımda ilk defa birine bu kadar âşık olmuştum. Barış’la tanıştığımda yirmi sekiz yaşındaydım, o ise otuz sekiz. O kadar olgun, o kadar güven vericiydi ki… İlk başta bana iki çocuğu olduğunu söylediğinde, “Sorun değil,” dedim. “Ben seni seviyorum.” Ama kimse bana üvey anneliğin ne kadar zor olacağını, toplumun ve hatta kendi ailemin bile bana nasıl bakacağını anlatmamıştı.

Barış’ın eski eşi, Sibel Hanım, çocukları her hafta sonu bize bırakıyordu. Elif on iki, Kerem ise sekiz yaşındaydı. İlk başlarda onlara yaklaşmak için elimden geleni yaptım. Elif’e saç örgüsü yapmayı teklif ettim, Kerem’le birlikte ödevlerine yardım ettim. Ama ne yaparsam yapayım, aramızda görünmez bir duvar vardı. Elif, annesinin arkasından ağladığında, ben de sessizce odama çekilip ağlıyordum. Barış ise çoğu zaman işten geç geliyor, çocuklarla ilgilenmemi bekliyordu. “Sen kadınsın, daha iyi anlarsın onları,” diyordu. Ama ben anlamıyordum. Çünkü ben onların annesi değildim.

Bir gün annem aradı. “Kızım, sen ne yapıyorsun? Kendi çocuğun yok, başkasının çocuklarına mı bakacaksın ömrün boyunca?” dedi. İçimden bir şeyler koptu. Annem haklı mıydı? Kendi hayatımı mı yaşıyordum, yoksa Barış’ın geçmişinin gölgesinde mi kayboluyordum?

Bir akşam Barış’la tartıştık. “Barış, ben çok yoruldum. Elif ve Kerem beni istemiyor. Sibel Hanım sürekli çocuklara beni kötü anlatıyor. Sen ise hep benden fedakârlık bekliyorsun. Benim de bir hayatım var!” dedim. Barış ise sessizce başını eğdi. “Biliyorum zor, ama çocuklarım benim her şeyim. Onları bırakamam,” dedi. O an anladım ki, bu evde hep ikinci planda kalacaktım.

Bir gün Elif’in okulunda veli toplantısı vardı. Sibel Hanım da gelmişti. Öğretmen, “Elif’in annesi kim?” diye sorduğunda, Sibel Hanım hemen atıldı: “Ben annesiyim.” Ben ise köşede sessizce bekledim. O an, ne kadar görünmez olduğumu hissettim. Eve dönerken Elif’in bana soğuk bakışlarını unutamıyorum. “Senin burada ne işin var?” der gibi bakıyordu.

Bir gece Kerem ateşlendi. Barış şehir dışındaydı. Sibel Hanım’a ulaşamadım. Sabaha kadar başında bekledim, ateşini düşürmeye çalıştım. Sabah Sibel Hanım geldiğinde, bana teşekkür etmek yerine, “Çocuğuma ne yaptın?” diye bağırdı. O an gözyaşlarımı tutamadım. Ne yapsam, ne kadar uğraşsam, asla yeterli olmayacaktım.

Kendi ailemle de aram açıldı. Annem, “Senin de bir çocuğun olmalı,” diyordu. Ama Barış bir daha çocuk istemiyordu. “İki çocuğum var, bir daha baba olmak istemiyorum,” dediğinde, içimdeki umutlar söndü. Kendi çocuğumdan vazgeçmek zorunda mıydım? Hayallerimi, annelik duygumu, kendi kimliğimi neden feda ediyordum?

Bir gün Elif’in odasında ağladığını duydum. Yanına gittim. “Elif, ne oldu?” dedim. Bana bakmadan, “Keşke annemle babam hiç ayrılmasaydı,” dedi. O an ona sarılmak istedim ama izin vermedi. “Sen annem değilsin,” dedi tekrar. O gece sabaha kadar uyuyamadım. Kendi hayatımda ne kadar yalnız olduğumu düşündüm.

Barış’la aramızdaki mesafe giderek arttı. O çocukları için yaşarken, ben de kendi içimde kayboluyordum. Bir gün aynaya baktım ve kendimi tanıyamadım. Gözlerimdeki ışık sönmüş, yüzümde hep bir yorgunluk vardı. Hayallerimden, gençliğimden, hatta sevgimden bile vazgeçmiştim.

Bir akşam Barış’la oturup konuştuk. “Barış, ben bu hayatı seçmedim. Seni çok sevdim ama kendimi kaybettim. Ne çocukların beni kabul ediyor, ne de ben bu yükün altından kalkabiliyorum. Kendi çocuğumdan vazgeçmek istemiyorum,” dedim. Barış sessizce gözlerime baktı. “Seni üzmek istememiştim,” dedi sadece.

O gece valizimi topladım. Elif ve Kerem uyuyordu. Onlara bir mektup bıraktım: “Sizi hep sevdim, ama ben de mutlu olmayı hak ediyorum.” Kapıdan çıkarken gözyaşlarımı tutamadım.

Şimdi kendi evimde, kendi hayatımı kurmaya çalışıyorum. Bazen Elif’in bana bağırışını, Kerem’in sessiz bakışlarını hatırlıyorum. Barış’ı hâlâ seviyor muyum bilmiyorum. Ama artık biliyorum ki, başkasının hayatını yaşamak, kendi hayatından vazgeçmek demekmiş.

Siz olsaydınız ne yapardınız? Kendi mutluluğunuzdan vazgeçip başkasının yükünü taşır mıydınız? Yoksa kendi yolunuzu mu seçerdiniz? Lütfen düşüncelerinizi paylaşın.