Altmış Yaşında Bir Kadının Sessiz Çığlığı: Yalnızlığın İçinde Kaybolmak
“Anne, bu bayram da gelemeyeceğiz. Çocukların dersleri var, biliyorsun. Hem, işten de izin alamadım.”
Telefonun ucundaki kızım Elif’in sesi titrek ama kararlıydı. O an, mutfağımda, eski masa örtüsünün üzerinde ellerim titreyerek çay bardağını tutarken, içimde bir şeylerin daha koptuğunu hissettim. Oysa daha dün gibi, Elif’in ilkokuldan eve koşarak gelip boynuma sarıldığı günler… Şimdi ise, altmış yaşında, koca bir evde tek başıma, bayram sabahına uyanmaya hazırlanıyordum. Oğlum Murat da geçen hafta aramış, “Anne, bu sene iş çok yoğun, çocuklar da hastalandı, bir dahaki sefere inşallah,” demişti.
İçimde biriken sitemi, kırgınlığı, hatta öfkeyi yutkunarak bastırmaya çalıştım. “Tamam kızım, siz kendinize dikkat edin,” dedim. Sesim ne kadar güçlü çıkmaya çalışsa da, Elif’in duymak istemediği o burukluk belliydi. Telefonu kapattıktan sonra, mutfağın sessizliğinde kendi nefesimi dinledim. Bir zamanlar kahkahaların yankılandığı, çocuk seslerinin dolup taştığı bu ev şimdi bana mezar gibi geliyordu.
Eşim Ahmet’in ölümünden sonra, yalnızlık yavaş yavaş, sinsi bir hastalık gibi sardı beni. Onunla birlikteyken, hayatın zorlukları bile kolay gelirdi. Birbirimize yetiyorduk. Şimdi ise, çocuklarımın hayatında bir misafir, torunlarımın gözünde eski bir fotoğraf gibiyim. Bayram sabahı, pencerenin önünde oturup dışarıdaki çocuk seslerini dinlerken, gözlerimden yaşlar süzüldü. Komşum Fatma teyze, torunlarıyla bahçede oynarken, ben sadece uzaktan izleyebiliyordum.
Bir gün, Elif’le konuşurken dayanamadım:
“Elif, kızım… Ben size yük mü oldum? Neden artık gelmiyorsunuz? Eskiden her bayram burada toplanırdık.”
Elif’in sesi telefonda kısıldı. “Anne, öyle söyleme. Hayat çok hızlı akıyor. Çocuklar büyüdü, herkesin kendi düzeni var. Hem, sen güçlüsün, yalnız kalabilirsin.”
Güçlü müyüm gerçekten? Yalnız kalmak bir güç mü, yoksa bir ceza mı? Akşamları televizyonun karşısında, eski fotoğraflara bakarken, kendime bu soruyu defalarca sordum. Oğlum Murat’ın çocukken bana yazdığı anneler günü kartı hâlâ başucumda duruyor: “Canım annem, seni hiç bırakmayacağım.” Şimdi ise, aramızda kilometreler, yıllar ve suskunluklar var.
Bir gün, torunum Zeynep’ten bir mesaj geldi: “Babaanne, seni özledim.” Kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Hemen aradım, ama Zeynep’in sesi heyecansızdı. “Babaanne, okuldan ödev verdiler, sonra konuşalım mı?” dedi. O an anladım ki, ben onların hayatında artık bir öncelik değilim.
Bir akşam, komşum Fatma teyze kapımı çaldı. “Gel, birlikte çay içelim,” dedi. Onunla otururken, o da benzer şeyler yaşadığını anlattı. “Bizim nesil böyle kaldı, Ayşe. Çocuklar büyüdü, herkes kendi derdinde. Biz ise, bir zamanlar hayatımızı adadığımız o çocukların gölgesinde kaldık.”
Fatma teyze ile konuşmak iyi geldi. Ama eve dönünce, yine o sessizlik, yine o boşluk… Bir gün, cesaretimi toplayıp Elif’e mesaj attım: “Kızım, bir gün torunlarımı alıp bana gelir misin? Birlikte yemek yaparız, eski günlerdeki gibi.” Cevap gelmedi. Günler geçti, yine yalnızdım.
Bir sabah, markete giderken apartmanın girişinde Murat’ın eski arkadaşı Cem’i gördüm. “Ayşe teyze, nasılsınız? Murat’ı uzun zamandır görmüyoruz,” dedi. Yutkundum. “İyiyim oğlum, Murat yoğun, çocuklar büyüdü…” dedim. Cem’in gözlerinde bir hüzün vardı. “Bizimkiler de öyle. Annem de hep yalnız, arada uğrayın diyor.”
O an anladım ki, bu yalnızlık sadece bana ait değil. Bizim kuşağın kadınları, anneleri, babaları hep aynı kaderi paylaşıyor. Çocuklarımızı büyütüp kendi ayakları üzerinde durmalarını istedik. Şimdi ise, onların hayatında bir yer bulamıyoruz.
Bir gece, eski bir defterimi buldum. Gençliğimde yazdığım şiirler, Ahmet’le ilk tanıştığımız günlerin anıları… O satırları okurken, gözyaşlarım deftere damladı. “Ayşe, hayatın anlamı ne?” diye sordum kendime. Bir zamanlar ailem için yaşayan ben, şimdi kimin için varım?
Bayram sabahı, yine yalnız kahvaltı sofrası kurdum. Televizyonda ailelerin bir araya geldiği programlar vardı. O an, içimde bir isyan yükseldi. Kalktım, üzerimi giyindim, komşum Fatma teyzeye gittim. “Bugün birlikte kahvaltı edelim mi?” dedim. Gülümsedi. “Tabii ki, Ayşe. Yalnızlık paylaştıkça azalır.”
O gün, ilk defa biraz olsun içimdeki boşluk hafifledi. Ama biliyorum ki, bu yalnızlık sadece bana ait değil. Türkiye’de binlerce anne, binlerce dede ve nine, çocuklarının yoğunluğunda unutuluyor. Bizim nesil, sessizce acı çekiyor, kimseye yük olmamak için susuyor.
Şimdi size soruyorum: Bir anne, bir babaanne ya da bir dede olarak, çocuklarınızın hayatında ne kadar yeriniz var? Yalnızlık bir kader mi, yoksa değiştirilebilecek bir şey mi? Sizce, çocuklarımız bize gerçekten değer veriyor mu, yoksa sadece gerektiğinde mi hatırlıyorlar?