Yağmur Altında Bir Umut: On Dört Yıl Sonra Aynı Sahne

“Ne işin var burada? Git evine, kızım!” Annemin sesi, yağmurun gürültüsüne karışarak kulağımda yankılandı. O an, elimdeki poşeti sımsıkı tutarken, önümde titreyen adamın gözlerine baktım. Üzerindeki eski mont, sırılsıklam olmuştu. Ankara’nın soğuk bir kasım akşamıydı; Kızılay’ın kalabalığında herkes başını öne eğmiş, yağmurdan kaçmaya çalışıyordu. Ama ben, o an, kaçamadım.

“Abi, iyi misin?” dedim, sesim titriyordu. Adam başını kaldırdı, gözleriyle bana baktı. O bakışta öyle bir yorgunluk, öyle bir çaresizlik vardı ki… Cebimdeki son parayla aldığım simidi ve çayı uzattım. “Al, sıcak sıcak ye. Üşüme.”

O gece eve döndüğümde annemle babam kavga ediyordu. Babam, “Kızın yine sokakta dilenciyle uğraşıyor!” diye bağırıyordu. Annem ise bana sarılıp, “Senin kalbin çok yumuşak, ama bu şehir acımasız,” dedi. O gece yatağımda uzun süre gözümü kırpmadım. O adamın gözleri aklımdan çıkmadı.

Yıllar geçti. Üniversiteyi kazandım, müzik bölümünde okudum. Babam istemedi, “Sanatçı mı olacaksın? Aç mı kalacaksın?” diye dalga geçti. Annem ise gizliden gizliye destek oldu. Her akşam odama gelip, “Kızım, senin sesin başka. Allah vergisi,” derdi. Ben de her şeye rağmen şarkı söylemeye, beste yapmaya devam ettim.

Ama ailemin baskısı, toplumun önyargısı peşimi hiç bırakmadı. Üniversitede sahneye ilk çıktığımda, arka sıralardan bir grup erkek, “Bırak bu işleri, evlen de adam ol!” diye bağırdı. O an sahneden inmek istedim, ama gözümün önüne o yağmurlu gece geldi. O adamın çaresizliği, benim içimdeki korkuyu bastırdı. Şarkımı söyledim, alkışlar arasında gözyaşlarımı sakladım.

Mezun olduktan sonra Ankara’da küçük bir barda sahne almaya başladım. Babamla aram iyice açıldı. “Bizim ailede kimse böyle rezil olmadı!” diye kapıyı yüzüme çarptı. Annem ise gizlice barda beni izlemeye geldi. Bir gece kuliste yanıma gelip, “Kızım, seninle gurur duyuyorum,” dedi. O an, içimde bir umut filizlendi.

Yıllar geçti. Şöhretim yavaş yavaş arttı. Bir gün, büyük bir festivalde sahne almam için teklif geldi. O gece, hayatımın en önemli gecesiydi. Sahneye çıkmadan önce annem aradı. “Kızım, baban seni televizyonda izleyecekmiş. Belki de barışırız, kim bilir?” dedi. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi.

Sahneye çıktım, ışıklar üzerimdeydi. Şarkımı söylerken, ön sırada bir adam dikkatimi çekti. Yüzü tanıdık geldi, ama çıkaramadım. Konser bitiminde kulise geldi. Elinde eski bir mont, gözlerinde yine o yorgun bakış. “Beni hatırladın mı?” dedi. O an, on dört yıl önceki yağmurlu gece gözümde canlandı. “Sen… O gün… Simit ve çay…”

Adam gözyaşlarını tutamadı. “O gün sen bana sadece yemek vermedin. Umut verdin. O gece intihar etmeyi düşünüyordum. Ama senin iyiliğin bana yaşama sebebi oldu. Sonra kendimi toparladım, iş buldum, şimdi de sokak çocuklarına yardım ediyorum. Senin sayende…”

O an dizlerimin bağı çözüldü. Ağlamaya başladım. “Ben sadece insanlık görevimi yaptım,” dedim. Adam başını salladı. “Bazen bir insanın hayatını değiştirmek için küçük bir iyilik yeter.”

O gece eve döndüğümde babam aradı. “Kızım, seni izledim. Belki de sana haksızlık ettim. Ama seninle gurur duyuyorum,” dedi. O an, yıllardır içimde biriken tüm acı, gözyaşı olup aktı.

Şimdi, geçmişe bakınca düşünüyorum: Bir insanın hayatına dokunmak, kendi hayatımızı da değiştirir mi? Küçük bir iyilik, koca bir ömrü değiştirebilir mi? Sizce, toplumun yargılarına rağmen doğru bildiğimizi yapmak cesaret mi, yoksa delilik mi?