Bir Kadının Sessiz Çığlığı: Yalnızlığın ve Fedakârlığın Gölgesinde
“Anne, yine mi yalnız yemek yiyeceksin?” diye sordu kızım Elif, mutfağın kapısında durup bana bakarken. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Masada üç tabak vardı; biri benim, biri Elif’in, biri de küçük oğlum Kerem’in. Büyük oğlum Murat ise yine eve gelmemişti. Eşimden ayrılalı on yıl olmuştu ve o günden beri bu evde yalnızca çocuklarım için yaşamıştım.
Kırk sekiz yaşındaydım ve hayatım boyunca hep başkalarının mutluluğu için çabaladım. Evliliğim, başından beri bir mücadeleydi. Rahmetli annem “Kızım, sabret. Kadının kaderi budur,” derdi hep. Ben de sabrettim. Eşim Cemal’in ilgisizliği, geç saatlere kadar eve gelmemesi, bazen de öfkesini bana ve çocuklara yansıtması… Tüm bunlara rağmen çocuklarım için ayakta durmaya çalıştım.
Bir gün, Murat on altı yaşındayken, Cemal eve sarhoş geldi. O geceyi asla unutamam. “Senin yüzünden bu çocuklar böyle oldu!” diye bağırdı bana. O an, içimdeki bütün umutlar söndü. Oğlum Murat araya girdi, babasını sakinleştirmeye çalıştı. Ama o gece, evliliğimizin son gecesi oldu. Ertesi sabah Cemal evi terk etti. Ben de üç çocuğumla baş başa kaldım.
O günden sonra hayatım çocuklarımın etrafında döndü. Sabahları erken kalkıp kahvaltılarını hazırladım, okula uğurladım, akşamları derslerine yardım ettim. Elif’in ilk regl gününde yanında ben vardım, Murat’ın üniversite sınavı stresinde omzunda ağlayan yine bendim. Kerem’i ise geç yaşta, otuz yedi yaşımda dünyaya getirdim. Onun doğumu bana yeniden umut vermişti ama aynı zamanda yorgunluğumu da artırmıştı.
Yıllar geçti. Çocuklar büyüdü, ben ise yaşlandım. Bir gün Elif bana dönüp, “Anne, sen hiç kendin için bir şey yaptın mı?” diye sordu. O an ne cevap vereceğimi bilemedim. Çünkü hayatımda kendim için yaptığım hiçbir şey yoktu. Gençliğimde okumak istemiştim, öğretmen olmak hayalimdi. Ama babam “Kız kısmı okuyup da ne yapacak?” deyince hayallerimi bir kenara bırakıp Cemal’le evlenmiştim. Şimdi ise, çocuklarım dışında elimde hiçbir şey kalmamıştı.
Bir akşam Murat eve geldiğinde yüzü asıktı. “Anne, ben yurtdışına gitmek istiyorum,” dedi. İçimde bir boşluk oluştu. Oğlumun hayallerinin peşinden gitmesini istiyordum ama aynı zamanda yalnız kalmaktan korkuyordum. “Oğlum, senin mutlu olmanı isterim,” dedim titreyen bir sesle. Murat bana sarıldı, “Sen olmasan ben bu noktaya gelemezdim anne,” dedi. Gözlerimden yaşlar süzüldü.
Elif ise üniversiteyi kazanıp başka bir şehre gitti. Kerem ise ergenliğin getirdiği öfkeyle bana sık sık bağırmaya başladı. “Senin yüzünden babam gitti!” dediği gün, içimdeki bütün gücüm tükendi. O gece sabaha kadar ağladım. Sabah olduğunda ise yine güçlü olmak zorundaydım. Çünkü annelik böyle bir şeydi; ne kadar yıkılsan da çocukların için ayağa kalkmak zorundaydın.
Bir gün komşum Ayşe Hanım uğradı. “Bak kızım, hâlâ gençsin. Neden tekrar evlenmiyorsun? Hem çocuklar da büyüdü,” dedi. İçimden bir kahkaha atmak geldi ama sadece gülümsedim. Evlilik mi? Bir daha asla… O kapıdan bir daha geçmek istemiyordum. Çünkü biliyordum ki, bu toplumda kadınlar hep ikinci planda kalıyor. Evlilikte de, boşandıktan sonra da…
Bir akşam Kerem geç geldi eve. Gözleri kan çanağı gibiydi. “Neredeydin oğlum?” diye sordum. “Sana ne! Sen zaten hiçbir şey anlamazsın!” diye bağırdı. O an içimdeki sabır taşı çatladı. “Ben senin için her şeyi yaptım! Bir gün olsun kendi hayatımı düşünmedim!” diye haykırdım. Kerem kapıyı çarpıp odasına gitti. Ben ise mutfağa geçip sessizce ağladım.
Yıllar böyle geçti. Şimdi evde yalnızım. Murat yurtdışında, Elif başka şehirde, Kerem ise üniversiteye başladıktan sonra eve nadiren uğruyor. Bazen geceleri eski fotoğraflara bakıyorum. Çocuklarımın küçüklük halleri, birlikte çekildiğimiz bayram fotoğrafları… O anlarda içimde bir burukluk oluyor. Acaba yanlış mı yaptım? Kendimi bu kadar feda etmekle hata mı ettim?
Bir gün Elif aradı. “Anne, seni çok özledim,” dedi telefonda. “Ben de seni özledim kızım,” dedim. “Anne, sen mutlu musun?” diye sordu. O an sustum. Mutlu muydum? Bilmiyordum. Çünkü mutluluğu hep çocuklarımın mutluluğunda aramıştım. Şimdi onlar kendi hayatlarını kurmuştu ve ben yalnız kalmıştım.
Bir akşam televizyon izlerken eski bir arkadaşım olan Zeynep’ten mesaj geldi. “Bir kahve içelim mi?” Yazdı. Uzun zamandır kimseyle görüşmemiştim. Kabul ettim. Buluştuğumuzda Zeynep bana hayatını anlattı; o da boşanmıştı ama kendi ayakları üzerinde durmayı başarmıştı. “Kendine bir hayat kurmak zorundasın,” dedi bana. “Çocuklar büyüdü, artık sıra sende.”
O gece eve dönerken düşündüm. Gerçekten de sıra bana gelmiş miydi? Yıllar boyunca hep başkalarını düşündüm, kendi isteklerimi hep erteledim. Şimdi ise önümde koca bir boşluk vardı. Korkuyordum ama aynı zamanda umutluydum da… Belki de hayatımın geri kalanını kendim için yaşayabilirdim.
Şimdi her sabah pencereyi açıp derin bir nefes alıyorum. Geçmişin acılarını içime çekip bırakıyorum. Bazen pişmanlık duyuyorum, bazen de gurur… Çünkü biliyorum ki, ben elimden gelenin en iyisini yaptım.
Ama yine de soruyorum kendime: Bir kadının hayatı sadece fedakârlık mıdır? Kendi mutluluğum için geç mi kaldım? Sizce bir kadın ne zaman kendisi için yaşamaya başlamalı?