Bir Çiftlikte Kırık Hayaller: Ahmet’in Sessiz Çığlığı
“Yeter artık Ahmet! Her sabah aynı şey! Bu tavuğun yumurtası nerede?” Annemin sesi, sabahın köründe, eski ahşap evimizin duvarlarını titretiyordu. Ellerim hâlâ saman kokuyordu; uykusuz geçen gecenin ardından gözlerim yanıyordu. İçimde biriken öfkeyi bastırmaya çalışarak, “Anne, belki de hasta olmuştur. Her gün yumurta vermez ki,” dedim. Ama annem dinlemedi, gözleriyle beni delip geçti. “Senin yüzünden bu evde hiçbir şey yolunda gitmiyor!”
O an içimde bir şeyler koptu. Babamın ölümünden sonra bu çiftliği ayakta tutmak bana kalmıştı. İki koca inek, üç keçi, üç ördek ve bir düzine tavuk… Bir de topal köpeğimiz Karabas. Her sabah gün doğmadan kalkar, hayvanların yemini verirdim. Sonra tarlaya koşar, geçen yıl ektiğim mısırın başaklarını kontrol ederdim. Ama ne yapsam da yetmiyordu; borçlar birikiyor, annemin şikayetleri bitmiyordu.
Kardeşim Elif ise bambaşka bir dünyadaydı. Şehirde üniversite okuyor, arada bir eve uğruyor, sonra tekrar İstanbul’a dönüyordu. Annem ona her zaman daha çok değer verdi; “Elif okuyacak, kurtulacak bu hayattan,” derdi. Ben ise sanki bu topraklara zincirlenmiş gibiydim.
Bir gün, köy kahvesinde otururken komşumuz Hüseyin Abi yaklaştı. “Ahmet, bu sene mahsul nasıl?” diye sordu. Omuzlarımı silktim. “Ne olacak abi, yine zarardayız. Gübre pahalı, mazot ateş pahası. Satmaya kalksan alan yok.” Hüseyin Abi başını salladı, “Bizim oğlan da şehre gitti ya… Buralar bize kaldı.”
O gece eve döndüğümde annem yine kapıda bekliyordu. “Elif aradı mı?” diye sordum. “Aradı,” dedi soğuk bir sesle. “İş bulmuş, kalacakmış orada.” İçimde kıskançlıkla karışık bir boşluk hissettim. Ben burada çamurun içinde debelenirken, Elif hayallerinin peşinden gidiyordu.
Bir hafta sonra, köyde dedikodu yayıldı: “Ahmet’in tarlası icraya verilecekmiş.” Annem duyunca çıldırdı. “Babanın kemiklerini sızlatıyorsun! Nasıl beceremedin bu işi?” diye bağırdı. O an kendimi küçücük hissettim; sanki bütün köy bana bakıyor, başarısızlığımı izliyordu.
Bir gece Karabas’ın havlamasıyla uyandım. Ahırdan garip sesler geliyordu. Koşarak dışarı çıktım; tilki kümese dadanmıştı! Elimdeki sopayla tilkiyi kovaladım ama iki tavuk telef olmuştu bile. Sabah olunca annem yine başladı: “Senin yüzünden! Bir işi de doğru yap!”
Günler geçtikçe içimdeki umut azalıyordu. Borçlar büyüdü, annem daha da hırçınlaştı. Bir akşam Elif aradı; “Abi, gel buraya. Burada iş bulursun, bu hayatı bırak,” dedi. Ama ben nasıl bırakabilirdim? Babamın mezarı burada, çocukluğumun kokusu bu topraklarda…
Bir gün köyde belediye kamyonları geldi; yol genişletilecekmiş, bizim tarlanın bir kısmı kamulaştırılacakmış. Annem ağladı; “Bize ne kaldı şimdi?” dedi. O an dayanamadım: “Anne, ben elimden geleni yaptım! Herkes gibi ben de yoruldum!” dedim ve ilk defa ona karşı sesimi yükselttim.
O gece evin önünde otururken Karabas yanıma geldi, başını dizime koydu. Gökyüzüne baktım; yıldızlar bile sanki bana küsmüştü. İçimde bir boşluk vardı; ne köye ait hissediyordum kendimi ne de başka bir yere gidecek cesaretim vardı.
Ertesi sabah Elif geldi; yanında şehirden getirdiği yeni elbiseleriyle parlıyordu. Annem ona sarıldı, gözleri doldu. Ben ise kenarda sessizce izledim onları. Elif bana döndü: “Abi, hâlâ burada ne yapıyorsun? Hayat seni bekliyor.”
O an içimde bir isyan yükseldi: “Ben buradayım çünkü başka gidecek yerim yok! Burası benim hayatım!” dedim. Elif sustu, annem ise başını öne eğdi.
Günler geçti, tarlanın yarısı gitti; kalanla idare etmeye çalıştım. Ama artık eski ben değildim; hayallerim kırılmıştı ama hâlâ ayaktaydım.
Şimdi geceleri yıldızlara bakarken kendi kendime soruyorum: İnsan bazen vazgeçmeli mi? Yoksa her şeye rağmen direnmek mi gerekir? Siz olsanız ne yapardınız?