Yetmiş Yaşımda Bir Sessizlik: Kızımla Aramdaki İki Yıl

“Ayşe, bak, ben sana ne yaptım ki böyle oldun? Bir anne kızına küs mü kalır?” diye kendi kendime fısıldadım, ellerim titreyerek eski bir fotoğrafı okşarken. Bugün tam iki yıl oldu. İki yıl boyunca ne bir sesini duydum, ne de bir mesajını aldım. Oysa ben yakında yetmiş yaşımı dolduracağım. Her sabah uyanınca ilk işim, telefonumun ekranına bakmak: Belki bir arama, belki bir mesaj… Ama yok. Sanki ben hiç var olmamışım gibi.

Küçük apartman dairemde yalnızlığın sesi yankılanıyor. Sadece duvar saatinin tik takları ve dışarıdan gelen çocuk sesleri… Komşum Meryem Hanım geçen hafta altmış sekiz yaşına bastı. O da yalnız. Arada ona uğrarım, bir poğaça, bir kek götürürüm. “Sen olmasan kimse kapımı çalmazdı,” der gülümseyerek. Ama onun gülüşünde bile bir hüzün var; çocukları Almanya’da, yılda bir kere anca gelirler.

Bir gün yine Meryem Hanım’a uğradım. Çay demlemiş, masaya taze börek koymuştu. “Ayşe’den haber var mı?” diye sordu usulca. Gözlerim doldu, başımı salladım. “Yok Meryem abla, yok… Sanki ben hiç anne olmamışım gibi.”

O gün eve dönerken içimdeki boşluk daha da büyüdü. Kapıyı açınca Ayşe’nin çocukluğundan kalan oyuncak ayısı gözüme ilişti. Ne çok severdi onu… Birden geçmişe gittim. Ayşe on sekiz yaşındayken, üniversiteyi başka şehirde okuyacağım dediğinde ne kadar karşı çıkmıştım. “Kız başına tek başına nereye gidiyorsun?” demiştim, sesimi yükseltmiştim. O ise gözlerimin içine bakıp, “Anne, kendi hayatımı kurmak istiyorum,” demişti. O an anlamamıştım; şimdi ise her gece o cümle beynimde yankılanıyor.

Ayşe üniversiteyi bitirdi, İstanbul’da iş buldu. Ben ise her fırsatta onu arayıp “Ne zaman döneceksin?” diye darladım. Onun özgürlüğüne izin vermedim, hep kontrol etmeye çalıştım. Sonra bir gün bana “Anne, biraz nefes almama izin ver,” dediğinde kalbim kırılmıştı ama şimdi anlıyorum ki asıl onu kıran bendim.

İki yıl önce büyük bir tartışma yaşadık. Babasının ölüm yıldönümünde Ayşe eve gelmedi diye ona bağırdım; “Senin hiç vicdanın yok mu?” dedim. O ise sessizce eşyalarını topladı ve çıktı evden. O günden beri ne aradı ne de sordu.

Geçenlerde mahalledeki bakkal Ali Amca, “Ayşe’yi televizyonda gördüm, çok başarılı olmuş maşallah,” dediğinde içimde hem gurur hem de tarifsiz bir acı hissettim. Kendi ellerimle büyüttüğüm kızım şimdi benden uzaklarda, bambaşka bir hayat kurmuştu.

Bir gece rüyamda Ayşe’yi gördüm; bana sarılıyordu, “Anne, seni affettim,” diyordu. Uyanınca gözyaşlarımı tutamadım. O an karar verdim: Ne olursa olsun, ona ulaşmalıydım.

Ertesi gün Meryem Hanım’a gittim, ona içimi döktüm: “Ben ne yaptım da kızımı kaybettim? Onu çok mu sıktım? Çok mu korumak istedim?” dedim. Meryem Hanım elimi tuttu: “Bizim kuşağın anneleri hep böyleydi kızım; korumak isterken bazen boğarız evlatlarımızı.”

O akşam eski fotoğrafları karıştırırken Ayşe’nin çocukluğunda bana yazdığı bir mektup buldum: “Anneciğim, seninle oyun oynamayı çok seviyorum.” O satırları okurken içimdeki pişmanlık daha da büyüdü.

Bir hafta boyunca her gün mektup yazdım Ayşe’ye; ama göndermeye cesaret edemedim. Sonunda cesaretimi topladım ve en içten duygularımla yazdığım mektubu postaya verdim:

“Sevgili Ayşe’m,
Sana iki yıldır ulaşamıyorum ama bil ki her gün seni düşünüyorum. Belki seni çok sıktım, belki de kendi korkularımla seni boğdum. Ama bil ki seni hep çok sevdim ve hala çok seviyorum. Eğer bir gün beni affedersen, kapım sana her zaman açık olacak.
Seni özleyen annen.”

Mektubu gönderdikten sonra her gün posta kutusuna bakmaya başladım; belki bir cevap gelir diye… Günler geçti, cevap gelmedi. Ama içimde bir umut yeşermişti artık.

Bir akşam kapı çaldı. Kalbim deli gibi atmaya başladı. Kapıyı açtığımda karşımda Ayşe’yi gördüm; gözleri dolu doluydu. Bir an konuşamadık, sadece birbirimize baktık. Sonra Ayşe sessizce sarıldı bana ve fısıldadı: “Anne, ben de seni çok özledim.”

O an anladım ki bazen en büyük mesafeler kelimelerle değil, kalplerimizde oluşuyor. Şimdi birlikte geçmişin yaralarını sarmaya çalışıyoruz.

Peki siz olsaydınız ne yapardınız? Bir anne ya da baba olarak çocuğunuzu kaybetme korkusuyla nasıl baş ederdiniz? Affetmek mi zor, yoksa affedilmeyi beklemek mi?