Beklentilerin Gölgesinde Kalan Bir Aşk: Elif ve Baran’ın Hikayesi

“Baran, neden yine geç kaldın? Her zaman böyle yapıyorsun!” diye bağırdım kapıdan içeri girerken. O an gözlerindeki yorgunluk ve kırgınlık, bana bir an olsun susmam gerektiğini fısıldadıysa da, içimdeki öfke daha baskındı. “Elif, işten yeni çıktım. Trafik vardı, biliyorsun. Biraz anlayış gösteremez misin?” dedi, sesi titrek ve yorgun. O an, annemin yıllar önce babama söylediği sözler aklıma geldi: “Bir erkek eve geç gelirse, mutlaka bir nedeni vardır. Ama kadın anlamak istemez.” Ben de anlamak istemiyordum belki de.

Baran’la üç yıldır birlikteydik. Üniversitede tanışmıştık; o zamanlar her şey çok güzeldi. Hayallerimiz vardı, birlikte kurduğumuz bir gelecek… Ama zaman geçtikçe, hayatın yükü omuzlarımıza çöktü. Benim ailem, özellikle annem, Baran’ın bana yeterince ilgi göstermediğini düşünüyordu. “Bir kadın değerli hissetmeli kızım,” derdi annem, “Eğer seni mutlu etmiyorsa, o adamdan hayır gelmez.” Ben de annemin sözlerini içselleştirdim; Baran’dan sürekli daha fazlasını beklemeye başladım.

Bir akşam Baran işten yorgun argın geldiğinde ona sitem ettim: “Hiçbir zaman bana çiçek almıyorsun. Arkadaşlarımın sevgilileri sürprizler yapıyor, sen ise sadece eve gelip televizyon izliyorsun.” Baran başını öne eğdi, “Elif, ben seni seviyorum ama bazen yetemediğimi hissediyorum,” dedi. O an içimde bir burukluk hissettim ama gururum buna izin vermedi. “Yetemiyorsan neden benimlesin o zaman?” dedim sertçe.

O gece Baran salonda uyudu. Sabah kalktığımda kahvaltı masasında bir not buldum: “Belki de birbirimize yüklediğimiz anlamlar bizi yoruyor Elif. Biraz düşünmemiz gerek.” O an kalbim sıkıştı. Kafamda binlerce soru: Acaba çok mu üstüne gidiyorum? Ya da gerçekten haklı mıyım?

İş yerinde de huzurum yoktu. Arkadaşım Zeynep’le kahve içerken ona dert yandım: “Baran artık eskisi gibi değil. Hiçbir şey yapmıyor, sürekli yorgun ve ilgisiz.” Zeynep ise bana aynadan bakmamı söyledi: “Elif, belki de senin beklentilerin çok fazla olmuştur. Herkesin sevgisini gösterme şekli farklıdır.” O an Zeynep’e kızdım ama akşam eve dönerken söyledikleri aklımdan çıkmadı.

Baran birkaç gün eve gelmedi. Annem aradı: “Kızım, bak gördün mü? Adam seni bırakıp gitti işte! Erkek milleti böyledir.” Annemin sözleriyle daha da öfkelendim. Baran’ı aradım, açmadı. Mesaj attım: “Beni bu şekilde bırakıp gitmek kolay mı?” Saatler sonra cevap geldi: “Elif, biraz zamana ihtiyacım var.”

O gece yalnız kaldığımda, Baran’la ilk tanıştığımız günü hatırladım. O saf mutluluğu… Şimdi ise aramızda sadece kırgınlıklar ve beklentiler vardı. Sabah olduğunda aynada kendime baktım; gözlerim şişmişti ağlamaktan. İçimde bir boşluk vardı.

Bir hafta sonra Baran geri döndü. Konuşmak istediğini söyledi. Oturduk, göz göze geldik. “Elif,” dedi sessizce, “Seni çok seviyorum ama sürekli senden bir şeyler beklediğini hissediyorum. Hiçbir zaman yeterli olamıyorum. Senin için çabalıyorum ama her seferinde eksik kalıyorum.”

Gözlerim doldu. “Ben de mutlu olmak istiyorum Baran,” dedim, “Ama bazen senin sevgini hissetmiyorum.”

Baran başını salladı: “Belki de birbirimizi anlamıyoruz Elif. Sen benden çiçek bekliyorsun ama ben sana her sabah kahvaltı hazırlıyorum, işten gelirken ekmek alıyorum, hastalandığında başında bekliyorum. Bunlar da sevgi değil mi?”

O an sustum. Çünkü haklıydı. Ben hep başkalarının ilişkilerine bakıp kendi ilişkimi kıyaslamıştım. Sosyal medyada gördüğüm sürprizleri, romantik jestleri kendi hayatımda da olsun istemiştim. Ama Baran’ın sevgisi sessizdi; gösterişsizdi ama gerçekti.

Ailemin ve çevremin beklentileriyle kendi beklentilerim birbirine karışmıştı. Annem hep daha fazlasını istememi öğütlemişti ama kimse bana sevginin bazen küçük şeylerde gizli olduğunu öğretmemişti.

Baran’la konuşmamızdan sonra bir süre ayrı kaldık. O süreçte kendimi sorguladım; neden hep daha fazlasını istiyordum? Neden elimdekilerin kıymetini bilmiyordum? Belki de asıl sorun buydu; sahip olduklarımızın değerini kaybedince anlıyorduk.

Bir gün Baran’dan bir mesaj geldi: “Elif, konuşmak ister misin?” Buluştuk, uzun uzun konuştuk. Birbirimize karşı dürüst olduk; beklentilerimizi, korkularımızı anlattık. O gün anladım ki; ilişkilerde en büyük düşman bazen kendi kafamızda yarattığımız beklentilermiş.

Şimdi geriye dönüp baktığımda keşke diyorum… Keşke Baran’ın sevgisini olduğu gibi kabul edebilseydim. Keşke başkalarının hayatına özenmek yerine kendi hayatımı yaşayabilseydim.

Peki sizce de bazen sahip olduklarımızın değerini kaybedince mi anlıyoruz? Yoksa gerçek sevgiye ulaşmak için beklentilerimizden vazgeçmek mi gerekir?