Bir Anneler Günü, Bir Yabancı Gibi: Annemi Huzurevine Bırakmanın Vicdan Azabı
“Beni burada bırakma kızım, ne olur…”
Annemin titreyen sesi, kulaklarımda yankılanıyor. O an, zaman donmuş gibi hissettim. Huzurevinin ağır kokusu, koridorlarda yankılanan ayak sesleri ve annemin gözlerindeki o derin korku… O anı asla unutamayacağım. Elini bırakırken, içimde bir şeyler koptu sanki. “Anneciğim, bak burası çok güzel bir yer. Sana iyi bakacaklar,” dedim ama sesim titriyordu. Annem ise sadece başını salladı, dudakları titredi. “Sen de geleceksin değil mi? Her gün gel… Söz ver…”
O gün arabaya bindiğimde, direksiyona kapanıp saatlerce ağladım. Kardeşim Serkan’ı aradım, telefonda sadece sessizlik vardı. “Yapacak başka çaremiz yoktu,” dedi sonunda. Ama ben kendimi affedemiyordum. Annemle yıllardır aynı evde yaşıyorduk. Babamı kaybettikten sonra ona hem kız hem oğul hem de sırdaş olmuştum. Ama son yıllarda annemin hastalığı ilerlemişti; Alzheimer… Bazen beni tanımıyordu bile. Evde tek başıma ona bakmak artık imkânsız hale gelmişti. İşten izin alamıyordum, Serkan ise başka şehirdeydi. Komşular bazen yardım ediyordu ama yetmiyordu.
Huzurevi fikri ilk ortaya atıldığında, ailede büyük tartışmalar çıktı. Halam, “Ayıp değil mi kızım? Anneni nasıl bırakırsın oralara?” diye bağırdı telefonda. Komşumuz Ayşe teyze ise gizlice bana destek oldu: “Kızım, kimse bilmez senin çektiğini. Vicdanın rahat olsun.” Ama vicdanım hiç rahat olmadı.
İlk hafta her gün huzurevine gittim. Annem beni görünce gözleri parlıyordu ama sonra hemen unutuyordu. Bir gün yanına gittiğimde, başka bir kadına “Kızım geldi!” dediğini gördüm. İçim paramparça oldu. Hem suçluluk hem de kıskançlık… O kadının kızı olmadığımı biliyordum ama annemin bana yabancılaşması dayanılmazdı.
Bir akşam Serkan geldi İstanbul’dan. Oturduk, eski fotoğraflara baktık. Annemin gençliğinde çekilmiş bir fotoğrafını eline aldı Serkan: “Bak abla, annemiz ne kadar güzeldi… Şimdi böyle bir yerde olması… Sence doğru mu yaptık?”
Cevap veremedim. O gece uyuyamadım. Annemin odasında kaldığım geceleri hatırladım; bana masal anlattığı, saçımı okşadığı geceleri… Şimdi ben ona bakamıyordum bile.
Bir sabah huzurevinden aradılar: “Anneniz bu sabah biraz huzursuzdu, sizi sordu.” Apar topar gittim. Annem yatağında oturuyordu, gözleri cam gibi boş bakıyordu. Yanına oturdum, elini tuttum.
“Anneciğim ben geldim.”
Bana baktı, uzun uzun… Sonra fısıldadı: “Beni eve götür kızım… Burada çok soğuk…”
O an içimdeki bütün duvarlar yıkıldı. Gözyaşlarımı tutamadım.
“Anneciğim, keşke elimden gelseydi… Keşke sana daha iyi bakabilseydim…”
O an kapıda hemşire belirdi: “Zeynep Hanım, anneniz bugün biraz daha iyi.”
Ama ben iyi değildim.
O gün eve dönerken yolda insanların yüzlerine baktım; kim bilir kaç kişi aynı acıyı yaşıyor? Türkiye’de yaşlılara bakmak hep kadının görevi sayılırdı; annemi huzurevine bırakmakla hem toplumun hem de kendi vicdanımın mahkemesinde suçlu olmuştum.
Bir akşam aile yemeğinde konu yine açıldı. Halam yine laf soktu: “Eskiden analarımızı sırtımızda taşırdık, şimdi huzurevine bırakıyoruz!”
Serkan dayanamadı: “Hala, ablam tek başına ne yapsın? Sen neden gelmedin de yardım etmedin?”
Halam sustu ama bakışlarıyla beni yargılamaya devam etti.
Geceleri annemin eski ses kaydını dinliyorum bazen; bana ninni söylediği bir kayıt… O kadar özlüyorum ki…
Bir gün huzurevinde annemi bahçede buldum; elinde bir çiçek vardı. Bana döndü: “Bunu sana aldım kızım… Anneler Günü’nde unutma beni…”
O an içimde bir umut yeşerdi; belki annem her şeyi hatırlamasa da sevgimizi hissediyordu.
Ama yine de her gece kendime aynı soruyu soruyorum: Doğru mu yaptım? Annemi huzurevine bırakmak zorunda kalan tek kişi ben miyim? Yoksa bu yükü hep birlikte mi taşıyoruz?
Siz olsaydınız ne yapardınız? Annemi eve geri almak mı daha doğru olurdu, yoksa ona profesyonel bakım sağlamak mı? Lütfen bana yol gösterin…