Bir Düğün Hikâyesi: Mutluluğun Bedeli

“Bunu bana nasıl yaparsın, Engin?” diye bağırdım, gözyaşlarım yanaklarımı yakarken. Annem mutfaktan kafasını uzattı, babam ise televizyonun sesini kısmış, olan biteni anlamaya çalışıyordu. O an, hayatımın en önemli kararını vermek üzere olduğumu biliyordum.

Engin’le üç yıl önce bir iş toplantısında tanışmıştık. O zamanlar kırk yaşındaydım, o ise kırk üç. Hayatımızın ikinci baharını yaşıyorduk belki de. Engin’in geçmişinde bir evlilik ve iki çocuğu vardı. Benimse hiç evlenmemiş olmam, ailemde bile zaman zaman alay konusu olurdu: “Kızım, yaşın geçti, hâlâ neyi bekliyorsun?”

Engin’le her şey başta çok güzeldi. Nazik, anlayışlı ve olgun bir adamdı. Onun yanında kendimi güvende hissediyordum. Ailem de ilk başta Engin’i sevmişti ama annem arada bir laf sokmadan duramazdı: “Eski karısı arayıp duruyor mu?” ya da “Çocuklarıyla çok mu ilgileniyor?” gibi sorularla beni huzursuz ederdi.

Bir gün, Engin’in eski eşi Sibel’in hastalandığını öğrendik. Engin hemen çocuklarını almak için yola çıktı. Ben de yanında olmak istedim; hem çocuklarla tanışmak hem de Engin’in eski eşiyle medeni bir şekilde konuşmak istiyordum. Arabada giderken Engin’in yüzündeki endişeyi fark ettim. “Sibel’in durumu ciddi mi?” diye sordum. “Bilmiyorum,” dedi kısık sesle, “Ama çocuklar annelerine çok düşkün.”

Sibel’in evine vardığımızda, kapıyı açan küçük kız çocuğu bana dikkatlice baktı. “Sen kimsin?” dedi çekingen bir sesle. Engin hemen eğilip onu kucağına aldı: “Bu Elif ablan, babanın arkadaşı.” O an içimde bir şeyler kırıldı. Ben onun nişanlısıydım ama çocuğuna ‘arkadaş’ olarak tanıtılmıştım.

İçeri girdiğimizde Sibel kanepede yorgun bir halde yatıyordu. Engin hemen yanına koştu, elini tuttu: “İyi misin?” Sibel gözlerini kapadı, “Çocuklar için endişeleniyorum,” dedi. O an Engin’in gözlerinde öyle bir şefkat gördüm ki… Sanki yıllar önceki karısını değil de hâlâ hayatının aşkını seviyordu.

Çocuklar babalarına sarılırken ben köşede kalakaldım. Sibel’in bana bakışında ise hem minnet hem de acı vardı. “Elif Hanım, kusura bakmayın, sizi böyle karşıladık,” dedi zorlukla gülümseyerek. Ben de gülümsemeye çalıştım ama içimde fırtınalar kopuyordu.

O gece eve dönerken Engin’in sessizliği beni çıldırttı. “Bana neden nişanlın olarak tanıtmadın?” dedim sonunda. Bir süre sustu, sonra “Çocuklar alışsın istedim,” dedi. “Sibel’in durumu da ortadayken…”

O an anladım ki; Engin’in geçmişiyle barışmak benim için sandığımdan daha zordu. Onun eski eşiyle ve çocuklarıyla kurduğu bağ öyle derindi ki, ben bu hikâyede hep ikinci planda kalacaktım.

Düğün hazırlıkları başladığında ailemde de huzursuzluk arttı. Annem sürekli “Kızım, bu adam seni gerçekten seviyor mu? Yoksa eski karısına mı dönmek istiyor?” diye sorup duruyordu. Babam ise daha sessizdi ama bakışlarında endişe vardı.

Bir akşam Engin’le buluştuğumuzda ona içimi döktüm: “Seninle bir ömür geçirmek istiyorum ama bazen kendimi fazlalık gibi hissediyorum. Sibel’e olan bağlılığın, çocuklara duyduğun şefkat… Ben neredeyim bu hikâyede?”

Engin başını öne eğdi: “Elif, ben seni seviyorum ama çocuklarım da benim hayatımın bir parçası. Sibel ise… Ona sadece minnet borcum var.”

Ama ben o minnetin ne kadar derin olduğunu biliyordum. Bir gün Sibel hastaneye kaldırıldığında Engin işini gücünü bırakıp onun yanında sabahladı. Ben ise evde tek başıma ağladım.

Düğüne iki hafta kala her şey daha da karmaşık hale geldi. Sibel’in hastalığı ilerlemişti ve çocuklar annelerinin yanında kalmak istiyordu. Engin ise sürekli onların yanındaydı. Bir gün annem bana şöyle dedi: “Kızım, sen bu adamla evlenirsen hep ikinci kadın olacaksın.”

O gece sabaha kadar düşündüm. Mutluluk gerçekten paylaşınca mı çoğalırdı? Yoksa bazen kendi mutluluğundan vazgeçmek mi gerekirdi?

Düğün günü yaklaştıkça içimdeki huzursuzluk büyüdü. Sonunda Engin’le buluşup ona her şeyi anlattım: “Ben senin geçmişine saygı duyuyorum ama kendimi hep dışarıda hissediyorum. Senin için fedakârlık yapabilirim ama kendi mutluluğumdan vazgeçemem.”

Engin gözlerimin içine baktı: “Belki de haklısın Elif… Belki de zamanlamamız yanlış.”

O gün düğünü iptal ettik. Ailem üzülse de içimde garip bir huzur vardı. Belki de bazı mutluluklar bedava değildir; bazen insan kendi yolunu seçmeli.

Şimdi bazen düşünüyorum: Gerçekten sevmek fedakârlık mı gerektirir? Yoksa bazen kendi mutluluğumuz için vazgeçmek mi en doğrusu? Siz olsanız ne yapardınız?