Sessizlikle Çığlık Arasında: Dağılmanın Eşiğindeki Bir Ailenin Hikâyesi
“Baba, lütfen… Gözlerini aç!” diye fısıldadım, elimde titreyen telefonla hastane koridorunda volta atarken. Annem, başında dua ederken, ablam Zeynep ise köşede sessizce ağlıyordu. O gece, saat 03:17’de gelen o telefon her şeyi değiştirdi. “Babanız fenalaştı, hemen gelin,” dedi telefondaki hemşire. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Sanki yıllardır üstünü örttüğümüz tüm sorunlar, o gecenin karanlığında birer birer ortaya çıkıyordu.
Babam, yıllarca bir devlet dairesinde çalışmış, sessiz ama güçlü bir adamdı. Evde çok konuşmazdı; sevgisini belli etmezdi ama yokluğunda evin duvarları bile soğuk gelirdi insana. Son zamanlarda yorgun görünüyordu ama kimse üstüne gitmedi. “Baba yaşlanıyor işte,” deyip geçtik. Meğer geçmemek lazımmış.
Hastane odasında babamın elini tutarken, çocukluğumdan kalma anılar gözümün önünden geçti. Birlikte gittiğimiz pazarlar, bana gizlice çikolata aldığı günler… Sonra Zeynep’in sesiyle irkildim:
“Sen de hep böyle yapıyorsun! Her şeyi üstleniyorsun, sonra da herkese kızıyorsun!”
O an içimdeki öfke patladı. “Ben mi? Sen neredeydin peki? Annemle ben uğraşırken sen kendi hayatını yaşıyordun!”
Zeynep’in gözleri doldu. “Ben de yoruldum! Herkesin yükünü taşımaktan bıktım!”
O an sustuk. Annem ise başını öne eğdi; gözlerinden yaşlar süzülüyordu. O an anladım ki, sadece babam değil, hepimiz hastaydık. Hepimiz tükenmiştik ama kimse birbirine bunu söyleyemiyordu.
Babam yoğun bakıma alınırken, hastane kantininde oturduk üçümüz. Annem çayını karıştırıyor, Zeynep telefona bakıyordu. Ben ise camdan dışarıya bakıp düşünüyordum: Ne zaman bu kadar uzaklaştık birbirimizden? Ne zaman her şey “idare eder” olmaya başladı?
Babamın hastalığı ilerledikçe evdeki hava daha da ağırlaştı. Annem sabahlara kadar dua ediyor, ben işten eve gelir gelmez yemek yapıyor, evi toparlıyordum. Zeynep ise bazen geliyor, bazen gelmiyordu. Her gelişinde aramızda sessiz bir gerilim oluyordu. Bir gün mutfakta bulaşık yıkarken patladı:
“Senin için hiçbir şey yeterli değil! Sürekli şikayet ediyorsun!”
Elimdeki bardağı lavaboya bıraktım. “Sen de sadece konuşuyorsun! Bir gün de sor bana, ‘Nasılsın?’ diye!”
Zeynep’in sesi titredi: “Ben de iyi değilim! Ama kimse sormuyor!”
O an ikimiz de sustuk. Annem ise odadan çıkıp yanımıza geldi: “Yeter artık! Babanız bu haldeyken birbirinizi kırmayın.”
Ama kırılmıştık bir kere. Yılların biriktirdiği kırgınlıklar, hastalığın gölgesinde daha da büyümüştü.
Bir akşam babamı ziyarete gittiğimizde, doktor yanımıza geldi: “Hazırlıklı olun, durumu kritik.” Annem yere çöktü; Zeynep ağlamaya başladı. Ben ise donup kaldım. O an içimdeki tüm öfke yerini korkuya bıraktı. Babamı kaybetmekten korkuyordum ama daha çok ailemizi kaybetmekten korkuyordum.
O gece eve döndüğümüzde annem odasına kapandı; Zeynep salonda sessizce oturuyordu. Yanına oturdum.
“Zeynep… Özür dilerim,” dedim sessizce.
O da bana sarıldı: “Ben de… Çok yoruldum.”
İlk defa birbirimize sarıldık ve ağladık. O an anladım ki, ne kadar uzaklaşsak da aslında birbirimize ihtiyacımız vardı.
Babam birkaç gün sonra gözlerini açtı ama artık eski babam değildi. Konuşamıyor, sadece gözleriyle anlatıyordu derdini. Annem ona bebek gibi bakmaya başladı; ben işten izin aldım, evde daha çok vakit geçirmeye başladım. Zeynep de daha sık gelmeye başladı.
Bir akşam sofrada otururken annem sessizce konuştu:
“Babanızın hastalığı bize çok şey öğretti. Birbirimize daha çok sarılmamız lazım.”
O an sofrada ilk defa uzun zamandır hissetmediğim bir sıcaklık vardı. Babamın gözleri doldu; annem elini tuttu; Zeynep bana gülümsedi.
Ama hayat yine kolay değildi. Maddi sıkıntılar baş göstermeye başladı; babamın ilaçları pahalıydı, annemin emekli maaşı yetmiyordu. Ben ek iş yapmaya başladım; Zeynep ise kendi birikiminden destek oldu. Yine tartıştık, yine kırıldık ama bu sefer birbirimize daha çok sarıldık.
Bir gün babamın başında otururken ona sordum:
“Baba… Bize neden hiç duygularını anlatmadın?”
Gözlerinden yaşlar süzüldü; elimi sıktı. O an anladım ki, bazen kelimeler yetmiyor; bazen sadece yanında olmak yetiyor.
Şimdi babam hâlâ hasta; annem hâlâ dua ediyor; Zeynep’le hâlâ tartışıyoruz ama artık birbirimizi kaybetmekten korkuyoruz.
Bazen düşünüyorum: Her şeyin neredeyse yolunda olduğu bir ailede, gerçekten yolunda olan ne var? Sessizlikle çığlık arasında sıkışıp kalmışken, sizce biz nerede hata yaptık? Siz olsanız neyi farklı yapardınız?