İlk Yanlış, Son Umut: Bir Zeynep Hikayesi
“Zeynep, yine mi kekin tutmadı? Kırk kere söyledim, fırını önceden ısıtacaksın!” Annemin sesi mutfağın duvarlarında yankılandı. Elimdeki spatulayı tezgaha bıraktım, kek kalıbına baktım: yine kabarmamış, ortası çökük. Sanki hayatımın özeti gibiydi bu kek; ne kadar uğraşsam da bir türlü tutmuyordu. Annem gözlerini devirdi, “Senin bu işlerden anlamadığın belli. Bari ev işini öğren de kısmetin açılsın.” dedi. İçimde bir şey kırıldı o an. Yirmi yedi yaşındaydım ve hâlâ annemin gözünde eksik, yetersiz bir kızdım.
O gün mutfaktan çıkıp odama kapandım. Pencereden dışarı bakarken, mahalledeki kadınların dedikoduları kulağıma çalınıyordu: “Zeynep hâlâ evlenmedi mi?”, “Kız güzel ama nazlı, ondan kimseye varamıyor.” Oysa kimse bilmiyordu içimdeki fırtınayı. Ben de isterdim birini sevmeyi, sevilmeyi… Ama annemle babamın evliliğini gördükçe korkuyordum. Babamın her akşam eve gelip televizyonun karşısında sessizce oturması, annemin mutfakta tek başına ağlaması… Aşk böyle mi olmalıydı?
Bir akşam, annem sofrada yine lafı dolandırdı: “Bak kızım, komşunun kızı Ayşe geçen ay nişanlandı. Senin yaşındayken ben seni doğurmuştum.” Babam başını kaldırmadan çorbasını karıştırdı. “Kısmet meselesi Hatice, zorlamanın anlamı yok.” dedi ama sesi öylesineydi. Annem pes etmedi: “Kısmet de arayana gelir Mehmet! Zeynep’in gözü hep yükseklerde.”
O gece yatağımda dönerken içimde bir boşluk hissettim. Gerçekten de beklentilerim çok mu yüksekti? Belki de annemin dediği gibi, biraz daha alçakgönüllü olmalıydım. Ertesi gün işe giderken otobüste yanımda oturan Elif’le dertleştik. “Zeynep, senin yerinde olsam çoktan evlenirdim vallahi. Annem her gün başımın etini yiyor.” dedi. Gülümsedim ama içim acıdı. Ben de istiyordum ama doğru insanı bulmak kolay mıydı?
Bir gün annem beni zorla bir görücü buluşmasına götürdü. Karşımdaki adam – Murat – düzgün görünümlüydü ama konuşmalarımız yüzeysel kaldı. O akşam eve dönerken annem umutluydu: “Bak gördün mü, Murat iyi çocuk. Babası emekli öğretmenmiş.” Ben ise içimde bir ağırlıkla sustum. Ertesi gün Murat’tan mesaj geldi: “Zeynep Hanım, sizinle tekrar görüşmek isterim.” Annem hemen atladı: “Kızım cevap ver! Böyle fırsat kaçmaz.”
Murat’la birkaç kez daha görüştük. O kadar sıradandı ki… Ama annemin gözlerindeki umudu görünce kendimi suçlu hissettim. Bir akşam Murat bana evlenme teklif ettiğinde şaşırdım. Annem sevinçten ağladı: “Allah’ıma şükürler olsun!” dedi. Ben ise içimde bir boşlukla “Evet” dedim.
Nişan hazırlıkları başladı. Herkes çok mutluydu ama ben geceleri uyuyamıyordum. Murat’la konuşmalarımız gittikçe sıkıcı hale geliyordu; hayallerimiz farklıydı. O klasik bir hayat istiyordu: işten eve gelip yemek yemek, hafta sonları ailesine gitmek… Ben ise seyahat etmek, yeni şeyler öğrenmek istiyordum.
Bir gece nişanlımla telefonda tartıştık:
– Zeynep, neden bu kadar huzursuzsun?
– Bilmiyorum Murat… Sanki yanlış bir şey yapıyormuşum gibi hissediyorum.
– Herkes evleniyor Zeynep! Sen de alışırsın.
– Ya alışamazsam?
O gece sabaha kadar ağladım. Anneme açıldım:
– Anne ben istemiyorum bu evliliği.
Annemin yüzü asıldı:
– Ne demek istemiyorum? Herkesin gözü üstümüzde! Rezil mi olalım millete?
– Anne ben mutsuzum!
– Mutluluk zamanla gelir kızım! Herkes mi çok mutlu sanıyorsun? Sen de alışacaksın.
Ama ben alışamadım. Nişandan iki hafta önce Murat’a her şeyi anlattım:
– Özür dilerim Murat, ben bu evliliği istemiyorum.
Murat önce sustu, sonra öfkeyle:
– Beni rezil ettin Zeynep! Aileme ne diyeceğim şimdi?
Nişan bozulduğunda mahallede dedikodular başladı: “Zeynep yine beğenmemiş!”, “Yazık kıza, nazından kimseyle evlenemeyecek.” Annem günlerce benimle konuşmadı. Babam ise sadece başını salladı: “Kızım sen bilirsin ama hayat zor…”
Aylarca evde huzur kalmadı. Annem her fırsatta laf soktu: “Senin yüzünden başımız yere eğildi.” İşe gidip gelirken insanların bakışlarından kaçtım. Elif bile bana mesafeli davranmaya başladı.
Bir gün işyerinde yeni müdürümüz Asuman Hanım’la sohbet ettik. Bana şöyle dedi:
– Zeynep, hayat senin hayatın. Kimseyi mutlu etmek için kendini feda etme.
O an gözlerim doldu. İlk defa biri beni anladı.
Yavaş yavaş kendimi toparlamaya başladım. Bir kursa yazıldım; fotoğrafçılık öğrendim. Yeni arkadaşlar edindim, İstanbul’u karış karış gezdim. Annem hâlâ arada sitem ediyordu ama artık daha az umursuyordum.
Bir gün Galata Köprüsü’nde güneş batarken kendi kendime sordum: “Acaba doğru mu yaptım?” Evet, yalnızdım ama içimde bir huzur vardı artık.
Hayat bazen kabarmayan bir kek gibi; ne kadar uğraşsan da tutmuyor… Ama belki de önemli olan denemeye devam etmekti.
Sizce ailemi ve toplumu karşıma almak pahasına kendi yolumu seçmek cesaret mi, bencillik mi? Siz olsanız ne yapardınız?