Bir Anne, Bir Ev, Bir Yalnızlık: Gülten’in Sessiz Çığlığı

“Anne, lütfen yine başlama!” Oğlumun sesi, mutfakta yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi, içindeki sıcaklık avuçlarımı yakarken, yüreğimdeki soğukluk daha da büyüdü. Yıllardır aynı cümleleri kuruyordum: “Oğlum, bu ev size dar geliyor. Şu inşaatı bitirseniz de rahat etseniz…” Ama her defasında duvar gibi bir sessizlikle karşılaşıyordum.

Ben Gülten. Altmış iki yaşındayım. Kocamı on yıl önce kaybettim. O günden beri oğlum Grkan ve gelinim Elif’le aramızda görünmez bir mesafe oluştu. Onların hayatına karışmak istemiyorum ama kendimi de bu evde fazlalık gibi hissetmekten alamıyorum. Hele torunum Zeynep’in bana “Babaanne, neden hep üzgünsün?” diye sorması yok mu… O anlarda içimdeki yalnızlık daha da büyüyor.

Grkan on yıl önce evlendiğinde, Elif’le birlikte tek odalı bir evde yaşamaya başladılar. Ben ise kendi evimde, eski eşyalarla, anılarla baş başa kaldım. İlk zamanlar sık sık gelirlerdi; birlikte yemekler yapar, kahkahalar atardık. Ama zamanla ziyaretler seyrekleşti. Elif’in gözlerinde hep bir yorgunluk, Grkan’ın yüzünde ise bitmeyen bir telaş vardı.

Yedi yıl önce Grkan bir gün heyecanla geldi: “Anne, bir arsa aldım! Kendi evimizi yapacağız.” O an gözlerim doldu; oğlumun hayalini gerçekleştirmesine sevindim. Ama o sevinç kısa sürdü. Bir yıl boyunca arsada hiçbir hareket olmadı. Sonra bir gün gittik, Grkan’la birlikte ellerimizle çit diktik, temel attık. O gün umutlandım. Ama sonra yine sessizlik…

Para yoktu. Grkan’ın maaşı yetmiyordu. Elif de çalışıyordu ama Zeynep küçük olduğu için çoğu zaman evde kalıyordu. Ben de emekli maaşımla destek olmaya çalıştım ama yetmiyordu. Her ay sonu geldiğinde Grkan’ın yüzü asılıyor, Elif’le aralarında fısıltılı tartışmalar başlıyordu.

Bir akşam yemeğinde Elif patladı: “Bu evde nefes alamıyorum! Her şey üstüme üstüme geliyor.” Grkan ise başını önüne eğdi: “Biraz daha sabret Elif, bak inşaatı bitireceğiz.” Ben ise masada sessizce oturuyordum. O an anladım ki, ben bu evde sadece bir gölgeydim.

Zaman geçti, inşaat yavaş yavaş yükseldi ama hiç tamamlanmadı. Her gittiğimde duvarlar biraz daha yükselmiş ama çatı hâlâ yoktu. Komşular soruyordu: “Gülten abla, ne zaman taşınıyorlar?” Ben ise her defasında yutkunup “Yakında…” diyordum.

Bir gün Zeynep yanıma geldi, elinde çizdiği bir resim vardı. “Babaanne bak, bu bizim yeni evimiz!” dedi heyecanla. Resimde kocaman bir ev, önünde ben ve Zeynep el ele tutuşmuşuz. Gözlerim doldu; o an anladım ki torunumun hayalleri bile yarım kalmıştı.

Bir gece uykum kaçtı. Pencerenin önünde oturup dışarıya baktım. Sokak lambasının solgun ışığında kendi gölgemi izledim. İçimde bir korku vardı: Ya ben de bu inşaat gibi yarım kalırsam? Ya yaşlandığımda kimseye lazım olmazsam? Oğlumun hayatında fazlalık olmaktan korkuyordum.

Bir sabah Grkan’ı mutfakta yakaladım. “Oğlum,” dedim titrek bir sesle, “ben bu evde kendimi yalnız hissediyorum.” Grkan gözlerini kaçırdı: “Anne, ne olur böyle söyleme… Biz seni seviyoruz.” Ama o cümlenin ardında yorgunluk ve çaresizlik vardı.

Elif’le aramızda görünmez bir savaş vardı sanki. O bana karşı hep mesafeli oldu. Bazen mutfakta karşılaştığımızda göz göze gelmemeye çalışırdı. Bir gün cesaretimi topladım: “Elif, sana yük olduğumu biliyorum ama başka gidecek yerim yok.” Elif’in gözleri doldu: “Gülten anne, ben de bazen çok yoruluyorum… Keşke her şey daha kolay olsaydı.”

İşte o an anladım ki yalnızca ben değil, hepimiz bu sıkışmışlığın içindeydik. Herkes kendi derdine gömülmüş, kimse diğerinin acısını duyamıyordu.

Bir gün komşumuz Ayşe Hanım uğradı. Çay içerken bana şöyle dedi: “Gülten abla, bizim çocuklar da aynı durumda… Şimdi yaşlılar huzurevine gidiyor ya… Sen hiç düşündün mü?” O an içimden bir şey koptu. Huzurevi… Benim için sonun başlangıcı gibi geldi.

O akşam yatağımda dönerken kendi kendime sordum: Ben yaşlandığımda gerçekten kimseye lazım olmayacak mıyım? Oğlumun hayatında yerim var mı? Yoksa ben de bu şehirde kaybolup giden binlerce yaşlıdan biri mi olacağım?

Bir sabah Zeynep yanıma sokuldu: “Babaanne, sen hiç gitme olur mu?” O an gözlerimden yaşlar süzüldü. Ona sarıldım ve fısıldadım: “Söz veriyorum kızım, seni bırakmayacağım.” Ama içimdeki korku hâlâ dinmemişti.

Şimdi her sabah pencerenin önünde oturup inşaata bakıyorum. Duvarlar yükseliyor ama çatı hâlâ yok… Tıpkı bizim ailemiz gibi; temeller sağlam ama üstümüz açık, korumasızız.

Bazen düşünüyorum: Biz Türk aileleri neden duygularımızı saklıyoruz? Neden birbirimize yük olmaktan korkuyoruz? Yaşlandığımızda gerçekten kimseye lazım olmamak mı en büyük korkumuz? Siz hiç böyle hissettiniz mi?