Kırık Kardeşlik: Bir Hayatın Sessiz Çığlığı
“Yeter artık Zeynep! Yeter!” diye bağırdım, sesim evin duvarlarında yankılandı. Annem mutfaktan başını uzattı, babam ise televizyonun sesini biraz daha açtı. O an, ailemizin yıllardır süren sessiz savaşının ortasında, bir kez daha kaybolduğumu hissettim.
Zeynep benim ablam. O, İstanbul’un en iyi semtlerinden birinde, gösterişli bir villada yaşıyor. Hayatı dışarıdan bakınca kusursuz: Lüks arabası, başarılı bir avukat eşi, özel okullarda okuyan iki çocuğu… Ben ise Kadıköy’de eski bir apartman dairesinde, öğretmen maaşıyla zar zor geçiniyorum. Annemle babam her zaman Zeynep’i örnek gösterdi bana. “Bak ablan nasıl çalışkan, nasıl akıllı,” derlerdi. Benim başarılarım ise hep gölgede kaldı.
Çocukken bile Zeynep’le aramızda görünmez bir duvar vardı. O, her zaman daha güzel, daha zeki, daha sevilendi. Ben ise onun gölgesinde büyüdüm. Bir gün anneme, “Neden hep Zeynep’i seviyorsun?” diye sorduğumda, gözleri dolmuştu. “Sen de çok değerlisin Elif’im,” dedi ama sesi titriyordu. O an anladım ki, sevgiyi paylaşmak bazen imkânsız olabiliyor.
Geçen hafta annem aradı. “Zeynep’in doğum günü var, hep birlikte kutlayalım,” dedi. İçimde bir şeyler koptu. Yıllardır Zeynep’in başarılarını kutlamak için bir araya geliyoruz ama kimse benim doğum günümü hatırlamıyor bile. Yine de annemi kırmamak için gittim. Zeynep’in evine adım attığımda, içimdeki eziklik duygusu yeniden yükseldi. Her şey kusursuzdu: Masada çeşit çeşit yemekler, pahalı tabaklar, güleryüzlü misafirler…
Zeynep beni görünce sarıldı ama samimiyetsizdi. “Elifciğim, ne güzel gelmişsin! Senin de hayatında yenilikler var mı?” dedi alaycı bir gülümsemeyle. O an içimdeki öfke kabardı. “Hayatımda değişen bir şey yok Zeynep. Her şey eskisi gibi,” dedim soğukça.
O gece masada herkes Zeynep’in yeni işinden, çocuklarının başarılarından bahsetti. Ben ise sessizce oturdum. Bir ara babam bana döndü: “Elif, senin öğrencilerin nasıl?” dedi. Tam cevap verecekken Zeynep lafa girdi: “Babacığım, Elif’in öğrencileriyle ilgili geçen yılki ödül törenini duydun mu? Çok tatlı bir şeydi!” Sanki bana söz hakkı vermek istemiyordu; her fırsatta konuşmayı kendi üzerine çekiyordu.
Yemekten sonra bahçeye çıktım, derin bir nefes aldım. Annem yanıma geldi. “Kızım, neden bu kadar içine kapanıksın? Zeynep’le aranızı düzeltin artık,” dedi yumuşak bir sesle. Gözlerim doldu. “Anne, ben ne yaparsam yapayım siz hep Zeynep’i sevdiniz. Benim başarılarım hiç önemli olmadı,” dedim titreyen bir sesle.
Annem sustu, gözlerini kaçırdı. O an anladım ki, ailemizin bu kırık düzeni asla değişmeyecek.
O gece eve dönerken içimde büyük bir boşluk vardı. Yıllardır taşıdığım yük artık ağır geliyordu. Kendi kendime söz verdim: Bir daha Zeynep’in hayatında figüran olmayacaktım.
Ertesi gün Zeynep aradı. Açmadım. Mesaj attı: “Elif, dün seni kırdıysam özür dilerim.” Ama biliyordum ki bu da yüzeysel bir nezaket gösterisiydi; gerçek bir pişmanlık yoktu.
Bir hafta boyunca ne annem ne babam aradı. Sanki ben yokmuşum gibi… Oysa çocukken hep birlikte sofraya otururduk; şimdi ise herkes kendi köşesinde yalnız.
Bir akşam işten eve dönerken apartmanın girişinde yaşlı komşum Meryem Teyze’yle karşılaştım. “Kızım Elif, neden bu kadar üzgünsün?” diye sordu. Dayanamadım, her şeyi anlattım. Meryem Teyze gözyaşlarımı sildi: “Aile bazen en çok acıtan yerdir kızım. Ama unutma, sen kendi değerini bilmezsen kimse bilmez.”
O gece uzun uzun düşündüm. Belki de yıllardır yanlış yerde arıyordum sevgiyi ve onayı… Belki de kendi yolumu çizmenin zamanı gelmişti.
Bir sabah annem aradı; hastaneye kaldırılmıştı. Apar topar koştum yanına. Zeynep de oradaydı; gözleri şişmişti ağlamaktan. Annem elimi tuttu: “Kızlarım… Ne olur barışın,” dedi zayıf bir sesle.
O an Zeynep’le göz göze geldik; ikimizin de gözlerinde yılların biriktirdiği acı vardı. Ama ben affedemedim onu; içimdeki yara çok derindi.
Annem taburcu olduktan sonra Zeynep beni aradı: “Elif, annemiz için… Belki yeniden başlayabiliriz?”
Telefonu kapattım; pencereden dışarı baktım. İstanbul’un gri gökyüzü altında kendimi hiç olmadığım kadar yalnız hissettim.
Şimdi burada oturup size yazarken düşünüyorum: Aile olmak gerçekten kan bağıyla mı olur? Yoksa bazen insan en yakınındakinden vazgeçmeyi mi öğrenmeli? Siz olsanız ne yapardınız?