Mutluluğun Bedeli: Bir Akşamın Sessizliğinde
“Yeter artık! Her akşam aynı kavga, aynı bağırış çağırış! Ben de insanım, ben de nefes almak istiyorum!” diye içimden haykırırken, annemin mutfaktan yükselen sesiyle irkildim. “Emre, oğlum! Sofra hazır, gel artık!” Annemin sesi titriyordu; her zamanki gibi, babamın öfkesinin gölgesinde. Babam ise salonda, televizyonun sesini gereksiz yere açmış, gözlerini ekrana dikmişti. O an, İstanbul’un o eski apartmanında, hayatımın en zor kararını vermek üzereydim.
Küçükken bu sesleri oyun gibi dinlerdim. Hangi komşu yine kavga ediyor, kim kapıyı çarptı, hangi dairede çocuk ağlıyor… Şimdi ise her ses, içimde bir yara açıyor. Annemle babamın tartışmaları yıllardır bitmedi. Babam işsiz kaldığından beri evdeki huzur tamamen yok oldu. Annem sabahları temizliklere gidiyor, akşam yorgun argın dönüyor. Ben ise üniversite sınavına hazırlanıyorum; ama kafamda bin bir düşünceyle bir türlü derslere odaklanamıyorum.
O akşam sofrada yine sessizlik vardı. Annem gözlerini tabağına dikmiş, babam ise çatalını sinirle tabağa vuruyordu. Birden babam patladı: “Bu evde kimse bana saygı duymuyor! Herkes kendi başına buyruk olmuş!” Annem gözyaşlarını tutamadı. Ben ise içimdeki öfkeyi bastırmaya çalıştım. “Baba, yeter artık! Anneme bağırmaktan vazgeç!” dedim istemsizce. Babam bana öyle bir baktı ki, sanki ben yabancıymışım gibi.
O gece odamda uyuyamadım. Dışarıdan gelen araba sesleri, komşunun televizyonu, uzaktan gelen sirenler… Hepsi birbirine karışıyordu. Kafamda tek bir soru dönüp duruyordu: Hayatım boyunca ailemin mutluluğu için mi yaşayacağım, yoksa kendi yolumu mu seçeceğim?
Ertesi gün okuldan dönerken en yakın arkadaşım Burak’la buluştum. Ona her şeyi anlattım. “Emre,” dedi Burak, “Senin hayallerin ne olacak? Hep aileni düşünüyorsun ama sen ne istiyorsun?” O an sustum. Çünkü bilmiyordum. Belki de hiç kendime sormamıştım.
Evde işler daha da kötüye gitmeye başladı. Babam iyice içine kapandı, annem ise daha çok çalışmaya başladı. Ben de bir yandan dershaneye gidiyor, bir yandan da mahalledeki markette yarı zamanlı çalışıyordum. Herkesin sırtında bir yük vardı ama kimse birbirine destek olamıyordu.
Bir gün annem hastalandı. Yorgunluktan bayılmıştı. Hastaneye götürdüğümüzde doktor, “Bu kadar stres ve yorgunlukla vücudu daha fazla dayanamaz,” dedi. O an içimde bir şeyler koptu. Annemin elini tutarken gözyaşlarımı saklayamadım. “Anne, ben ne yapabilirim? Sana nasıl yardım edebilirim?” dedim çaresizce.
Annem başını okşadı: “Oğlum, sen yeter ki iyi bir insan ol. Bizim için kendini feda etme. Kendi hayatını yaşa.” Ama nasıl? Babam iş bulamıyor, annem hasta… Ben nasıl kendi yolumu çizebilirim?
O gece babamla ilk defa ciddi bir konuşma yaptık. “Baba,” dedim titreyen sesimle, “Ben üniversiteye gitmek istiyorum. Ama aynı zamanda size de yardım etmek istiyorum. Ne yapacağımı bilmiyorum.” Babam uzun süre sustu. Sonra gözleri doldu: “Oğlum,” dedi, “Ben sana iyi bir hayat veremedim belki ama senin önünü tıkamak istemem. Git hayallerinin peşinden.”
Ama işler o kadar kolay değildi. Üniversite sınavında iyi bir puan aldım ama şehir dışında okumak için paramız yoktu. Annem yine temizliklere devam etti, ben ise markette daha fazla çalışmaya başladım. Bazen geceleri eve dönerken İstanbul’un ışıklarına bakıp içimden şunu geçiriyordum: “Acaba başka bir hayat mümkün müydü?”
Bir gün markette çalışırken eski bir öğretmenim geldi. Halimi görünce şaşırdı: “Emre, sen burada mı çalışıyorsun? Senin gibi zeki bir çocuk burada harcanmamalı.” O an gözlerim doldu. Öğretmenim bana burs bulmak için yardımcı olacağını söyledi.
Aylar geçti, sonunda İstanbul Üniversitesi’nden burs kazandım. Evde büyük bir sevinç yaşandı ama aynı zamanda burukluk vardı. Annem bana sarılırken ağladı: “Sensiz ne yaparız oğlum?” Babam ise sessizce elimi sıktı.
Üniversiteye başladığımda her şey değişti sanmıştım ama ailemin yükü hâlâ omuzlarımdaydı. Her hafta sonu eve dönüp anneme yardım ediyor, babama iş arıyordum. Arkadaşlarım eğlenirken ben evin masraflarını düşünüyordum.
Bir gün yurtta otururken Burak aradı: “Emre, mutlu musun?” Uzun süre cevap veremedim. Mutluluk neydi ki? Ailemin yanında olup onların yükünü paylaşmak mıydı yoksa kendi hayallerimin peşinden gitmek mi?
Şimdi bu satırları yazarken hâlâ aynı soruyu soruyorum kendime: Mutluluğun bedeli nedir? Kendi hayatımızdan vazgeçmek mi yoksa sevdiklerimiz için fedakârlık yapmak mı? Siz olsanız ne yapardınız?