Sevgi, Ama Kime?
“Yine mi onunlaydı Murat?” diye kendi kendime fısıldadım, mutfak perdesinin arkasından sokağı izlerken. Karşı apartmanın önünde, Murat komşumuz Elif’le konuşuyordu. Elif’in kahkahası, açık camdan içeri doldu; Murat’ın yüzünde ise o eski, bana ait sandığım gülümseme vardı. Elimdeki çay bardağı titredi, dudaklarımı ısırdım. Annemin sesi kulaklarımda yankılandı: “Kızım, evlilik sabır ister.” Ama sabır ne zamandan beri insanın içini kemiren bir şüpheye dönüşmüştü?
Kapıdan içeri girdiğinde Murat’ın gözleri hemen kaçtı benden. “Hoş geldin,” dedim, sesim çatallandı. Cevap vermeden ayakkabılarını çıkardı, ceketini askıya astı. “Yemek hazır,” dedim. “Ben acıkmadım,” dedi kısaca. O an içimde bir şeyler koptu. Masaya tek başıma oturdum, çorbayı karıştırırken kaşığın çıkardığı ses mutfağı doldurdu.
O gece uyuyamadım. Yatakta yan yana ama kilometrelerce uzaktık. Murat sırtını dönmüş, nefes alışverişi ağırlaşmıştı. Ben ise tavana bakıp düşünüyordum: Nerede yanlış yaptım? Onu ne zaman kaybettim? Annemle babamın evinde büyürken hep “Kadın dediğin yuvayı tutar” derlerdi. Ama ya yuva sadece bir kişinin omuzlarına yüklenirse?
Sabah kahvaltıda sessizlik vardı. Murat gazeteye gömülmüş, ben ise çayımı karıştırıyordum. Birden dayanamadım:
— Murat, Elif’le aranda bir şey mi var?
Gazeteyi indirdi, gözleriyle beni delip geçti.
— Ne diyorsun sen Zeynep? Saçmalama.
Ama sesindeki o telaş… O an anladım ki, yalan söylüyordu. İçimdeki şüphe artık bir gerçekti.
O gün işten erken çıktım. Anneme uğradım. Kapıyı açınca yüzümdeki ifadeyi hemen fark etti.
— Ne oldu kızım? Yine mi Murat?
Başımı eğdim. Gözlerim doldu.
— Anne, ben ne yaparsam yapayım yetmiyor sanki. O artık bana bakmıyor bile.
Annem ellerimi tuttu.
— Zeynep, bazen insan ne kadar uğraşsa da karşısındaki değişmek istemiyorsa hiçbir şey düzelmez. Ama sen kendini kaybetme.
Eve dönerken sokakta çocuklar oynuyordu. Bir an kendi çocukluğum geldi aklıma; o zamanlar hayat ne kadar basitti. Şimdi ise her şey karmaşık, her şey ağırdı.
Akşam Murat eve geç geldi. Üzerinde Elif’in parfümünün kokusu vardı; o kokuyu binlerce kokunun arasından ayırt edebilirdim. Yüzüne bakamadım. O ise hiçbir şey olmamış gibi televizyonun karşısına geçti.
Bir hafta boyunca aynı döngü devam etti. Ben yalnız sofralarda yemek yedim, yalnız uyudum, yalnız ağladım. Bir gece dayanamadım, Murat’a bağırdım:
— Neden bana böyle davranıyorsun? Ne yaptım sana?
O ise soğuk bir şekilde:
— Zeynep, lütfen… Tartışmak istemiyorum.
— Peki ya ben? Ben istemiyor muyum tartışmamayı? Ben istemiyor muyum huzuru?
O an gözlerinden bir damla yaş süzüldü ama hemen sildi.
— Bilmiyorum Zeynep… Sadece bilmiyorum.
O gece bavulumu topladım. Anneme gitmeye karar verdim. Kapıdan çıkarken Murat arkamdan sadece “Gitme…” diyebildi kısık bir sesle. Ama artık çok geçti.
Annemin evinde geçen ilk gece sabaha kadar ağladım. Sabah gözlerim şişmişti ama içimde tuhaf bir hafiflik vardı; ilk defa kendim için bir şey yapmıştım.
Günler geçtikçe Murat’tan birkaç mesaj geldi: “Dön lütfen”, “Her şey düzelir”, “Seni özledim.” Ama hiçbirine cevap vermedim. Çünkü biliyordum ki, sevgi dilenerek yaşanmazdı.
Bir akşam annemle balkonda otururken konu komşu dedikodusu açıldı:
— Elif’in de eşiyle arası bozukmuş, duydun mu?
Başımı salladım. İçimde garip bir huzur vardı; demek ki herkesin hikayesi kendine ağırdı.
Bir gün Murat kapının önünde belirdi. Gözleri yorgun, sakalları uzamıştı.
— Zeynep… Affet beni. Ne olur eve dön.
O an içimdeki fırtına dindi. Ona baktım ve dedim ki:
— Murat, ben seni affedebilirim belki ama kendimi affedemem artık… Çünkü kendimi yıllarca yok saydım.
Murat başını eğdi, gözlerinden yaşlar aktı.
— Seni kaybetmek istemiyorum…
— Peki ya ben? Ben kendimi kaybetmek istemiyorum artık!
O an anladım ki, bazen en büyük cesaret gitmekti; kalmak değil.
Şimdi kendi evimdeyim. Hayat zor ama huzurlu. Bazen geceleri hala eski günleri düşünüyorum; Murat’ın gülüşünü, ilk tanıştığımız günü… Ama artık biliyorum ki, insan önce kendini sevmeli.
Sizce insan sevmediği bir evlilikte kalmalı mı? Yoksa kendi yolunu çizmek mi daha doğru?