Bir Yalnızlığın Ardında: 56 Yaşında Bir Adamın Kırık Hayali

“Baba, gerçekten gidiyor musun?”

Kızım Elif’in sesi, mutfağın soğuk duvarlarında yankılandı. O an, elimdeki valiz yere düştü. Göz göze geldik; gözlerinde öfke, hayal kırıklığı ve çaresizlik vardı. O an, hayatım boyunca ilk kez kendimi bu kadar çıplak hissettim. 56 yaşındaydım ve ilk defa gerçekten bir karar veriyordum. Ama bu karar, ardımda bir enkaz bırakıyordu.

Benim adım Cemil. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde doğdum, büyüdüm. Hayatım boyunca hep sorumluluklarımı yerine getirdim. Üniversiteyi bitirdim, devlet memuru oldum, sonra da Ayşe’yle evlendim. Ayşe’yle 28 yıl boyunca aynı yastığa baş koyduk. İki çocuğumuz oldu: Elif ve Baran. Hayatımızda büyük fırtınalar yoktu; kavga da etmezdik, birbirimize büyük aşklar da yaşatmazdık. Sanki hayatımız, eski bir Türk filmi gibi siyah beyazdı; ne çok mutluyduk ne de çok mutsuz.

Ama içimde hep bir boşluk vardı. Yıllar geçtikçe bu boşluk büyüdü, derinleşti. Sabahları işe giderken aynada kendime bakar, yüzümdeki çizgileri sayardım. Gözlerimin altındaki morluklar, içimdeki yorgunluğun aynasıydı. Ayşe ise her zamanki gibi sabırlı, sessiz ve kabullenmişti. Bazen ona bakıp “Neden bu kadar sessizsin?” diye sormak isterdim ama cesaret edemezdim.

Bir gün, iş yerinde yeni bir memur başladı: Derya. Benden 20 yaş küçüktü. Enerjisiyle odayı aydınlatıyordu. Gülüşüyle içimdeki karanlığı dağıttı sanki. Başta sadece sohbet ediyorduk; kahve molalarında hayatı konuşuyorduk. Sonra fark ettim ki, Derya’yla geçirdiğim her dakika bana yeniden gençlik hissi veriyordu. Onun yanında kendimi görünmez değil, fark edilen biri gibi hissediyordum.

Aylar geçti. Derya’ya karşı hislerim büyüdü, onu düşünmeden edemez oldum. Bir gün cesaretimi topladım ve ona duygularımı açtım. O ise şaşkınlıkla bana baktı:

“Cemil Bey, siz çok iyi bir insansınız ama… Ben sizinle böyle bir şey düşünemem.”

O an dünya başıma yıkıldı sandım. Ama geri adım atmadım; ona olan ilgimi saklamadım. Derya ise mesafesini korudu ama bana karşı nazik olmaya devam etti.

Evde ise işler karışmaya başlamıştı. Ayşe değişikliğimi fark etti:

“Cemil, son zamanlarda çok dalgınsın. Bir derdin mi var?”

Ona hiçbir şey söyleyemedim. Yalan söyledim; “İşler yoğun,” dedim sadece.

Bir gece, Elif odama geldi:

“Baba, annemi üzüyorsun. Ne oluyor?”

Kızımın gözlerindeki endişe beni paramparça etti ama yine sustum.

Sonunda dayanamadım; Ayşe’ye her şeyi itiraf ettim:

“Ayşe, ben artık böyle devam edemem. İçimde bir boşluk var ve bunu dolduramıyorum.”

Ayşe’nin gözleri doldu ama tek kelime etmedi. Sadece başını salladı ve odadan çıktı.

O gece valizimi hazırladım. Elif ve Baran’a sarıldım; onlar ise bana sırtlarını döndüler.

Derya’ya gittim; ona her şeyimi anlattım, ailemi bıraktığımı söyledim.

Derya ise bana acıyarak baktı:

“Cemil Bey… Ben size böyle bir şey yapmanızı asla istemedim. Lütfen hayatınızı mahvetmeyin.”

O an anladım ki, Derya’nın bana karşı hiçbir duygusu yoktu. Ben ise her şeyimi kaybetmiştim.

Geceleri yalnız başıma oturup eski fotoğraflara bakıyorum şimdi. Ayşe’nin sessizliği, Elif’in öfkesi, Baran’ın hayal kırıklığı… Hepsi gözümün önünde.

Bir gün Baran aradı:

“Baba, annem iyi değil. Senin yüzünden hastalandı.”

O an kendimden nefret ettim. Ne Derya vardı yanımda ne de ailem… Sadece ben ve pişmanlığım kalmıştı.

Ayşe’ye dönmek istedim ama kapıyı yüzüme kapattı:

“Cemil, artık çok geç.”

Şimdi küçük bir evde tek başıma yaşıyorum. Sabahları uyanınca sessizlik kulağımı tırmalıyor. Çocuklarımı aramaya utanıyorum; Ayşe’yi ise sadece uzaktan görebiliyorum.

Hayatım boyunca ilk kez gerçekten bir karar verdim ve o karar beni yalnızlığa mahkûm etti.

Bazen düşünüyorum: İnsan gerçekten mutlu olmayı hak ediyor mu? Yoksa mutluluk dediğimiz şey sadece bir hayal mi? Sizce insan ikinci bir şansı hak eder mi?