Akraba Ziyareti: İyilikten Maraz Doğar mı?
“Yeter artık, Hatice abla! Bu evde ben de yaşıyorum!” diye bağırdığımda, annem mutfaktan fırladı. Gözleri kocaman açılmıştı, elindeki çay bardağı titriyordu. O an, çocukluğumdan beri içime attığım her şeyin birden patladığını hissettim. Oysa ben kavga etmeyi hiç sevmezdim. Hep sessiz, hep uyumlu olmaya çalışmıştım. Ama Hatice ablam ve ailesi bizim eve üçüncü haftadır misafir olunca, sabrımın sınırlarını zorlamışlardı.
Her şey, Ramazan Bayramı’ndan hemen önce başladı. Babamın köydeki kuzeni Hatice abla, eşi Mustafa enişte ve iki çocuklarıyla birlikte “birkaç günlüğüne” İstanbul’daki evimize gelmek istediklerini söyledi. Annem hemen kabul etti tabii. Bizde aile kutsaldır; kapıdan çevirmek ayıptır. “Onlar da bizim gibi zor durumda kalabilirler, Allah misafiri” dedi annem. Ben de içimden, “Bir-iki gün idare ederiz” diye düşündüm.
Ama o birkaç gün, haftalara dönüştü. Hatice abla mutfağı kendi mutfağı gibi kullanmaya başladı. Mustafa enişte televizyonun başından kalkmıyor, çocuklar ise evi savaş alanına çeviriyordu. Annem ise sürekli gülümseyerek “olsun kızım, misafirlik zor iştir” diyordu. Babam işten yorgun argın gelince suratını asıyor ama bir şey demiyordu. Ben ise üniversite sınavına hazırlanıyordum; odamda bile huzur yoktu.
Bir akşam, Hatice abla bana döndü: “Ayşe’ciğim, şu çocuklara biraz göz kulak olsana, ben de Mustafa’yla markete gideyim.” O an içimde bir şeyler koptu. Sınava çalışmam gerektiğini söyledim ama dinlemedi bile. Çocuklar odama dalıp kitaplarımı karıştırırken, ben çaresizce anneme baktım. Annem ise gözlerini kaçırdı.
O gece babamla annem tartıştı. Babam, “Yeter artık, bu kadar da olmaz ki! Evimizde yer kalmadı,” dedi. Annem ise “Ne yapayım? İnsanları kapıdan mı çevireyim?” diye karşılık verdi. Ben ise yorganın altında sessizce ağladım. O an anladım ki, bizim evde kimse gerçekten mutlu değildi ama kimse de bunu dile getiremiyordu.
Bir sabah, Hatice abla mutfakta yüksek sesle konuşuyordu: “Bu evde hiç düzen yok vallahi! Her şey karışık!” dediğinde, annemin yüzü kıpkırmızı oldu ama yine sustu. Ben ise dayanamayıp “O zaman kendi evinize dönseniz daha iyi olur!” dedim. Herkes bir anda bana döndü; sanki en büyük kabahati ben işlemişim gibi.
O günden sonra evde hava iyice gerildi. Mustafa enişte surat astı, çocuklar bana küstü. Annem ise bana kızdı: “Ayşe, misafire böyle denir mi? İnsan biraz sabırlı olur!” dedi. Ben ise içimdeki öfkeyi yutmaya çalıştım ama artık olmuyordu.
Bir gece babam yanıma geldi. “Kızım,” dedi sessizce, “Bazen iyi niyetli olmak insanı daha çok yorar. Ama annenin de kalbi çok yumuşak.” Gözlerim doldu. “Baba, peki ya bizim huzurumuz? Bizim mutluluğumuz önemli değil mi?” diye sordum. Babam cevap veremedi.
Ertesi gün Hatice abla ve ailesi gitmeye karar verdi. Ama giderken anneme sitem etti: “Bize biraz soğuk davrandınız son günlerde,” dedi. Annem ise mahcup bir şekilde başını eğdi. Ben ise içimden “Keşke baştan hayır diyebilseydik” dedim.
Onlar gittikten sonra evde derin bir sessizlik oldu. Annem günlerce üzgün gezdi; babam ise rahatlamış gibiydi ama anneme belli etmemeye çalışıyordu. Ben ise odamda oturup düşündüm: Biz neden hep başkalarını mutlu etmeye çalışırken kendimizi unutuyoruz? Neden aile içinde bile sınır koymak bu kadar zor?
Şimdi size soruyorum: Siz olsaydınız ne yapardınız? İyi niyetli olmak mı daha doğru, yoksa bazen ‘hayır’ demek mi? Gerçekten aile her şeyden önce mi gelir?