Bir Kapı Ötesindeki Sessizlik: Komşumun Oğlu Emir’in Hikâyesi
“Yeter artık! Bir daha sakın bana karşı gelme!”
Bu cümleyle irkildim. Henüz yeni taşındığım apartmanda, duvarın öteki tarafından yükselen bu öfke dolu ses, içime bir yumruk gibi oturdu. O an, hayalini kurduğum huzurlu evin duvarlarının aslında ne kadar ince olduğunu, bazen en büyük acıların en yakınlarımızda yaşandığını anladım. Ben, Zeynep. Otuz iki yaşındayım, yıllarca çalışıp biriktirdiğim parayla sonunda kendi evimi almıştım. İstanbul’un görece sakin bir semtinde, işime yakın, ulaşımı kolay, penceresinden güneşin eksik olmadığı bir apartman dairesi… Hayatımın yeni başlangıcı olacaktı. Ama o gece, yan dairedeki Emir’in ağlamasıyla uykum kaçtı.
Ertesi sabah apartmanın girişinde komşum Ayşe Hanım’la karşılaştım. Yüzünde yorgun bir gülümseme vardı. Yanında on yaşlarındaki oğlu Emir, başı önünde, sessizce yürüyordu. “Günaydın,” dedim, sesim titrek çıktı. Ayşe Hanım başını salladı, Emir ise göz göze gelmemek için yere bakıyordu. İçimde bir şeyler kıpırdadı; bir çocuğun gözlerinde bu kadar derin bir hüzün olmamalıydı.
İlk haftalar boyunca apartmanda herkes kendi halinde gibiydi. Komşular selamlaşıyor, asansörde kısa sohbetler ediyordu. Ama ben her gece duvarın öteki tarafından gelen tartışma ve ağlama sesleriyle uyuyordum. Bir akşam cesaretimi topladım ve kapılarını çaldım. Ayşe Hanım kapıyı açtı, yüzünde makyajla kapatılmış morluklar vardı. “Bir sorun mu var?” diye sordum, sesim kısık çıktı. “Yok canım, çocuk biraz yaramazlık yaptı da… Her şey yolunda,” dedi hızlıca.
Ama hiçbir şey yolunda değildi. Apartmanda herkesin bildiği ama kimsenin konuşmadığı bir sır vardı: Ayşe Hanım’ın eşi Murat Bey’in öfkesi ve şiddeti. Herkesin gözleri önünde yaşanan ama kimsenin müdahale etmediği bir dram…
Bir gün marketten dönerken Emir’i apartmanın bahçesinde tek başına otururken gördüm. Yanına yaklaştım. “Nasılsın Emir?” dedim. Omuzlarını silkti. “İyiyim,” dedi kısık bir sesle. Cebinden buruşturulmuş bir kağıt çıkardı, çizdiği resimde bir aile vardı; anne, baba ve çocuk el ele tutuşmuştu ama babanın yüzü karalanmıştı.
“Resmin çok güzel olmuş,” dedim. Gözleri doldu. “Keşke bizim evde de böyle olsaydı…”
O an içimde bir şeyler koptu. Kendi huzurumun bedelinin başkasının acısı olmasına dayanamıyordum. Ama ne yapabilirdim? Türkiye’de aile içi meseleler ‘mahrem’ sayılırdı; kimse kolay kolay karışmazdı. Polise mi gitmeliydim? Sosyal hizmetlere mi başvurmalıydım? Ya yanlış anlaşılırsam? Ya Ayşe Hanım bana kızarsa? Ya Murat Bey daha da öfkelenirse?
Bir akşam yine tartışma sesleri yükseldiğinde dayanamadım ve polisi aradım. Kısa süre sonra apartmana gelen ekipler kapıyı çaldı, ama Ayşe Hanım “Her şey yolunda” dediği için olay kapandı gitti. O günden sonra Ayşe Hanım bana daha da mesafeli davranmaya başladı, Emir ise beni görünce başını daha da eğiyordu.
Geceleri uyuyamaz oldum; vicdan azabıyla kıvranıyordum. Bir yandan kendi hayatımı kurmaya çalışıyor, diğer yandan yan dairede yaşanan acıya göz yumamıyordum. Annemi aradım, “Kızım, karışma öyle şeylere, sonra başın derde girer,” dedi. Ama ben susmak istemiyordum.
Bir gün Emir okuldan dönerken merdivenlerde düştü; dizleri kanamıştı. Hemen yanına koştum, cebimden mendil çıkarıp kanını sildim. “Acıyor mu?” dedim. Gözleriyle bana baktı: “Bazen canım çok acıyor ama kimse görmüyor.”
O gece karar verdim; ne olursa olsun yardım edecektim. İnternetten çocuk haklarıyla ilgili dernekleri araştırdım, birkaçına mail attım ama cevap alamadım. Sonra okul müdürünü aradım ve durumu anlattım. Müdür önce çekindi ama sonunda rehber öğretmeni devreye soktu.
Bir sabah Emir’in okula gitmediğini fark ettim. O gün apartmanda garip bir sessizlik vardı; ne tartışma sesi ne de çocuk ağlaması… Akşam olduğunda ambulans sirenleri apartmanı inletti. Ayşe Hanım bayılmıştı; Murat Bey ise ortada yoktu.
Olaydan sonra Ayşe Hanım ve Emir birkaç gün ortadan kayboldu. Komşular fısıldaşıyordu: “Kadıncağız ne çekti be…” “Çocuk da yazık…” Ama kimse açıkça konuşmuyordu.
Bir hafta sonra Ayşe Hanım geri döndü; bu kez yanında annesiyle birlikteydi. Murat Bey’in uzaklaştırma kararı alındığını duydum. Emir’i pencereden gördüm; bana el salladı ve ilk kez gülümsedi.
O an anladım ki bazen küçük bir adım bile büyük değişikliklere yol açabiliyor. Belki ben tek başıma dünyayı değiştiremem ama en azından bir çocuğun hayatında fark yaratabilirim.
Şimdi kendi evimde huzur bulmaya çalışırken aklımda hep şu soru var: Biz komşular olarak birbirimizin acısına ne kadar duyarlıyız? Sessiz kalmak mı doğruydu, yoksa risk almak mı? Siz olsanız ne yapardınız?