Kırık Fırçalar ve Sessiz Hayaller: Annemle Bir Bahar Akşamı

— Anne, sen de hiç ressam olmak istedin mi?

Elif’in sesi mutfağın sessizliğini böldü. Elinde ince bir fırça, önünde yarım kalmış bir akvarel: mor leylaklar, titrek lekeler gibi kağıda yayılmış. O an elimdeki çay kaşığı havada asılı kaldı. Kalbim, yıllar önceki bir bahar akşamına döndü; annemin mutfakta telaşla börek açtığı, benim ise defterime gizlice çiçekler çizdiğim o güne.

— İstedim, Elif. Hem de çok istedim, dedim hafifçe gülümseyerek. Ama sesimdeki kırıklığı saklayamadım.

Elif başını kaldırdı, gözleri kocaman ve merak dolu. — Peki neden olmadın?

Bir an sustum. Cevap vermek kolay değildi. O an, annemin sesi kulaklarımda yankılandı: “Kızım, ressam olup da ne yapacaksın? Aç mı kalacaksın? Bak, Ayşe’nin kızı öğretmen oldu, maaşı var, sigortası var.”

O zamanlar dokuz yaşındaydım. Herkesin benden beklentisi büyüktü. Babam, “Kızım doktor olacak,” derdi gururla mahallede. Annem ise “Bir mesleğin olsun, elin ekmek tutsun,” diye tembihlerdi. Ben ise geceleri yorgan altında fenerle resim yapardım; leylaklar, gelincikler, annemin gençliğinden kalma siyah-beyaz fotoğraflar…

Bir gün annem resimlerimi buldu. Yüzünde öyle bir hayal kırıklığı vardı ki hâlâ unutamam. — Bunlarla mı karnını doyuracaksın? diye sordu sertçe. O gün fırçalarımı sakladım, defterlerimi yaktım.

Şimdi Elif’in karşısında otururken, o eski acı boğazıma düğümlendi. — Bazen insanın hayalleriyle gerçekler aynı yolda yürümüyor kızım, dedim sessizce.

Elif’in gözleri doldu. — Ama ben çok güzel resim yapıyorsun sanmıştım…

O an içimde bir şey kırıldı. Kendi anneme duyduğum öfke ve kırgınlıkla, Elif’e aynı acıyı yaşatmak istemiyordum. Elini tuttum.

— Sen ne olmak istiyorsan olabilirsin Elif’im. İster ressam ol, ister öğretmen… Yeter ki mutlu ol.

Elif gülümsedi ama gözlerinde hâlâ bir hüzün vardı. — Anneanne neden istememiş ki ressam olmanı?

İç çektim. — Çünkü onun da hayalleri vardı ama o da gerçekleştiremedi. Belki de korktu; benim de onun gibi üzülmemden korktu.

O sırada kapı çaldı. Annem gelmişti. Yıllar sonra ilk kez ona bu konuyu açmaya cesaret ettim.

— Anne, hatırlıyor musun? Küçükken ressam olmak isterdim ya…

Annem başını eğdi. — Hatırlamaz olur muyum? O defterleri yaktığın günü hiç unutmadım.

— Neden izin vermedin anne? Neden hep başka şeyler olmamı istedin?

Annemin gözleri doldu. — Kızım, ben de gençken terzi olmak isterdim. Ama babam “Okuyacaksın” dedi. Okudum, öğretmen oldum ama içimde hep bir ukde kaldı. Sana kıyamadım; aç kalmanı istemedim…

Bir süre sessizlik oldu. Elif bize bakıyordu; üç kuşak kadın, aynı masada, aynı hayallerin gölgesinde.

— Belki de birbirimize daha çok güvenmeliydik anne… dedim sessizce.

Annem başımı okşadı. — Hâlâ geç değil kızım. Elif’in yanında sen de fırçanı eline alabilirsin.

O gece Elif’le birlikte resim yaptık; mor leylaklar, kırmızı gelincikler… Annem de yanımıza oturdu, eski dikiş kutusundan çıkardığı renkli düğmeleriyle bize katıldı.

Hayat bazen insanı kendi hayallerinden uzaklaştırıyor ama belki de en büyük cesaret, yıllar sonra bile olsa o hayallere yeniden sarılmakta saklıdır.

Şimdi size soruyorum: Siz hiç içinizde ukde kalan bir hayalinizden vazgeçmek zorunda kaldınız mı? Ya da çocuklarınıza kendi korkularınızı miras bıraktığınız oldu mu?