Ekmeğin Tereyağlı Yüzü: Kayıp, Acı ve Aile Üzerine Bir Hikaye

“Yine mi yere düştü?” diye bağırdı babam, mutfağın kapısında öfkeyle bana bakarak. Elimde tuttuğum taze ekmek dilimi, tereyağlı yüzüyle mutfak fayansına yapışmıştı. O an, annemin yokluğunda evdeki her şeyin ters gitmeye başladığını bir kez daha hissettim. Annem vefat edeli altı ay olmuştu ama hâlâ sabahları onun sesini duymayı bekliyordum. Oysa şimdi, evdeki sessizlik ve babamın öfkesinden başka hiçbir şey yoktu.

Kardeşim Zeynep, odasında kapısını kilitlemiş, kulaklığını takmıştı. Babam ise sabahları işe gitmeden önce kahvesini içerken annemin eski kupasını kullanıyordu. Kupada hâlâ annemin ruj izi vardı, silmeye kıyamamıştık. Herkes kendi acısıyla baş başaydı ama kimse birbirine dokunamıyordu.

O sabah, yere düşen ekmekten sonra babam bana döndü: “Bir işi de doğru yap! Annen olsa böyle mi olurdu?” Sözleri içimi delip geçti. Annem olsa belki de her şey farklı olurdu. Belki babam bu kadar sinirli olmaz, Zeynep odasından çıkıp bizimle kahvaltı ederdi. Belki ben de kendimi bu kadar yalnız hissetmezdim.

Okula gitmek için hazırlanırken aynada kendime baktım. Gözlerim şişmişti, geceleri hâlâ ağlıyordum. Okulda da kimseyle konuşmak istemiyordum. En yakın arkadaşım Elif bile bana ulaşamıyordu artık. Herkesin annesi vardı, herkesin evi hâlâ sıcaktı. Bizim evimiz ise buz gibiydi.

O gün okulda matematik dersinde öğretmenimiz Ayşe Hanım bana soru sorduğunda cevap veremedim. Sınıfın içinde herkes bana bakarken boğazım düğümlendi. “İyi misin?” diye sordu Ayşe Hanım, gözlerinde endişeyle. Başımı salladım ama iyi değildim. Hiçbirimiz iyi değildik.

Eve dönerken marketten ekmek ve süt aldım. Kasada çalışan yaşlı kadın bana gülümsedi: “Annen nasıl, kızım?” diye sordu. Bir an donup kaldım. “Annem… annem yok artık,” dedim kısık bir sesle. Kadının yüzü düştü, “Başın sağ olsun,” dedi. O an gözyaşlarımı tutamadım, marketten koşarak çıktım.

Eve geldiğimde babam salonda televizyonun karşısında uyuyakalmıştı. Zeynep ise hâlâ odasındaydı. Akşam yemeği için mutfağa girdim, annemin tarif defterini açtım. Onun en sevdiği mercimek çorbasını yapmaya karar verdim. Soğanı doğradıkça gözlerimden yaşlar akıyordu ama bu sefer soğandan değildi.

Yemek hazır olunca Zeynep’in kapısını çaldım. “Yemek hazır,” dedim sessizce. Kapı aralandı, gözleri kızarmıştı. “Sen mi yaptın?” diye sordu şaşkınlıkla. Başımı salladım. Birlikte sofraya oturduk, babam da uyanıp yanımıza geldi. Uzun bir süre kimse konuşmadı.

Birden Zeynep ağlamaya başladı: “Anne olsa böyle olmazdı!” dedi hıçkırarak. Babam başını eğdi, ben ise onun elini tuttum. “Anne yok ama biz varız,” dedim titrek bir sesle. O an ilk defa birbirimize sarıldık, üçümüz de ağladık.

O gece ilk kez annemin rüyama gelmesini istemedim; çünkü ilk defa yalnız olmadığımı hissettim. Sabah uyandığımda mutfakta babam bana gülümsedi: “Çorba çok güzeldi,” dedi kısık bir sesle. Zeynep ise bana sarıldı ve “Bugün birlikte okula gidelim mi?” diye sordu.

Hayatımız eski haline dönmedi ama o sabah bir şey değişti. Annemin yokluğunda birbirimize tutunmamız gerektiğini anladık. Evde hâlâ sessizlik vardı ama artık bu sessizlikte umut da vardı.

Bazen düşünüyorum; bir ekmek dilimi yere düştüğünde neden hep tereyağlı yüzüyle düşer? Belki de hayatın adaletsizliğini anlatmak için… Ama belki de önemli olan, o ekmeği yerden alıp yeniden sofraya koyabilmekte gizlidir.

Sizce kayıplarımızdan sonra yeniden güçlü olabilir miyiz? Yoksa bazı boşluklar asla dolmaz mı?