Çocuklarımıza Her Şeyimizi Verdik, Ama Şimdi Yalnızım: Bir Anne Yalnızlığının Hikayesi

“Anne, ben bu akşam gelemeyeceğim. Çok işim var.”

Telefonun ucundaki Elif’in sesi yorgun ve uzak. Oysa bugün doğum günüm. Sessizce telefonu kapatırken, mutfakta çaydanlığın altını kısıyorum. Evin her köşesinde yankılanan sessizlik, içimdeki boşluğu daha da büyütüyor. Bir zamanlar çocuk sesleriyle dolup taşan bu ev, şimdi sadece duvar saatinin tik taklarıyla yaşıyor.

Kendime dönüp bakıyorum: 68 yaşındayım. Hayatım boyunca hep çocuklarım için yaşadım. Onların iyi okullarda okuması, güzel bir hayat kurması için eşim Mehmet’le birlikte gece gündüz çalıştık. Mehmet’in vefatından sonra ise, tüm yük omuzlarıma bindi. Ama hiç şikayet etmedim; çünkü annelik böyle bir şeydi, değil mi?

Elif ve Oğuz… İki evladım var. Elif İstanbul’da bir şirkette yönetici oldu, Oğuz ise İzmir’de öğretmenlik yapıyor. Onların başarılarıyla gurur duydum hep. Ama şimdi, bu başarıların bana getirdiği tek şey yalnızlık oldu. Herkes kendi hayatına daldı, ben ise onların çocukluğunda bıraktığı oyuncaklarla, eski fotoğraflarla avunuyorum.

Bir gün Elif’le telefonda tartıştık. “Anne, sen de biraz kendine bak! Hep bizimle uğraştın, biraz da kendini düşün,” dedi bana. Oysa ben kendimi düşünmeyi hiç öğrenemedim ki…

Bir sabah kapı çaldı. Komşum Ayşe Hanım elinde bir tabak börekle geldi. “Yine yalnızsın, değil mi?” dedi gözlerime bakarak. Gözlerim doldu, ama ağlamadım. “Alıştım artık,” dedim kısık bir sesle.

Ayşe Hanım’la otururken konu komşu sohbetine daldık. O da benim gibi yalnız; kızı Almanya’da, oğlu Ankara’da. “Bizim nesil böyle oldu galiba,” dedi hüzünle. “Çocuklarımızı iyi yetiştirdik, ama onlar bizi unuttu.”

Bir akşam Elif aradı. “Anne, bu yaz tatile çıkıyoruz. Belki uğrarız,” dedi. Belki… O ‘belki’ kelimesi içimi parçaladı. Eskiden her yaz tatili birlikte geçirirdik; şimdi ise uğramaları bile bir ihtimal.

Oğuz ise daha da uzaklaştı benden. Arada sırada arar, “İyisin değil mi anne?” der geçer. Bir gün ona sitem ettim: “Oğlum, ben de insanım. Bir sesini duymak istiyorum.” Sessiz kaldı telefonda, sonra “Haklısın anne,” dedi ama değişen bir şey olmadı.

Emekli maaşımla geçinmeye çalışıyorum. Market fiyatları aldı başını gidiyor; bazen ekmek alırken bile iki kere düşünüyorum. Mehmet’in vefatından sonra kalan küçük birikimimizi çocukların eğitimine harcadık. Şimdi ise kendi ihtiyaçlarımı karşılamakta zorlanıyorum.

Bir gün hastalandım; grip oldum ama yataktan kalkacak halim yoktu. Elif’i aradım, “Anne ben toplantıdayım, sonra ararım,” dedi. Oğuz’a mesaj attım, cevap gelmedi. Komşum Ayşe Hanım getirdi çorbayı, o baktı bana.

O gece yatağımda dönerken düşündüm: Nerede yanlış yaptım? Çocuklarımı çok mu sevdim? Onlara fazla mı fedakarlık yaptım? Yoksa onları kendi ayakları üzerinde durmaları için mi bu kadar özgür bıraktım? Belki de anneliğin sınırlarını çizemedim…

Bir gün Elif geldi ziyarete; yanında torunum Defne vardı. Defne bana sarıldı, “Babaanne seni çok özledim!” dedi. İçimde bir umut yeşerdi o an; belki Defne büyüyünce beni unutmaz diye düşündüm.

Elif’le mutfakta çay içerken ona sordum: “Kızım, neden bu kadar uzaklaştınız benden?”
Elif gözlerini kaçırdı: “Anne, hayat çok zor… İş güç derken zaman kalmıyor.”
“Ben de çalıştım kızım,” dedim sessizce. “Ama sizin için hep zaman buldum.”
Elif sustu; gözlerinde suçluluk vardı ama yine de sarılmadı bana.

Bir akşam televizyon izlerken yaşlı bir kadının haberini gördüm; huzurevinde yalnız başına ölmüş. İçimi bir korku sardı: Ya ben de böyle olursam? Ya kimse haberim olmadan günlerce yokluğumu fark etmezse?

Ayşe Hanım’la bu korkumu paylaştım. “Biz birbirimize bakarız,” dedi gülümseyerek. Ama insan yine de kendi evladından bir sıcaklık bekliyor…

Bir gün mahallede bir toplantı oldu; yaşlılar için sosyal etkinlikler düzenlenecekmiş. Gittim, orada benim gibi nice kadın vardı: Hepsi çocuklarına kavuşamayan anneler… Sohbet ettikçe anladım ki yalnız değilmişim; ama bu teselli etmiyor insanı.

Oğuz’dan haftalarca haber alamadım. Sonunda aradı: “Anne, çok yoğunum kusura bakma.”
“Oğlum,” dedim titreyen sesimle, “Ben sadece sesini duymak istiyorum.”
“Biliyorum anne… Ama işler…”
“İşler hiç bitmez oğlum,” dedim ve telefonu kapattım.

Bir gece eski fotoğraf albümlerini açtım; Elif’in ilkokul mezuniyetinde çekilen fotoğrafı elime aldım. O gün ne kadar mutluyduk… Mehmet yanımda gülüyor, çocuklar kucağımızda… Şimdi ise hepsi anılarda kaldı.

Bazen düşünüyorum: Keşke biraz daha kendimi düşünseydim; belki şimdi bu kadar yalnız hissetmezdim. Ama annelik böyle bir şey işte; insan kendini unutuyor.

Şimdi pencereden dışarı bakarken, sokakta oynayan çocukların sesini duyuyorum. İçimde bir burukluk var; keşke zaman geri gelse de çocuklarımı tekrar kucağıma alabilsem…

Sizce anneler gerçekten fazla mı fedakar oluyor? Yoksa çocuklar büyüdükçe aile bağları ister istemez mi zayıflıyor? Ben nerede hata yaptım? Lütfen bana yazın…