On Sekiz Yılın Sessizliği: Bayram Amca’nın Ardında Kalanlar
“Yine mi sade, Bayram Amca?” diye sordum, gözlerimi onun çatık kaşlarına dikerek. Cevap vermedi, her zamanki gibi. Sadece başını hafifçe salladı ve pencerenin önündeki köhne masasına oturdu. On sekiz yıldır her sabah aynı saatte gelir, aynı sandalyeye oturur, aynı kahveyi içerdi. Benim için o, sadece huysuz bir ihtiyardı; kasabanın dedikodularına göre ise, yıllar önce ailesini terk etmiş, kimseyle konuşmayan bir adamdı.
O sabah da her zamanki gibi geçti. Kahvesini önüne koydum, teşekkür bile etmedi. İçimden, “Bir gün bu adam bana gülümseyecek mi acaba?” diye geçirdim. Ama o, camdan dışarı bakmaya devam etti. O günün akşamında annemle tartıştık. “Kızım, biraz daha sabırlı ol. Herkesin bir derdi var,” dedi annem. Ben ise, “Anne, bu adam kimseyle konuşmuyor ki! Yıllardır aynı!” diye bağırdım. Annem sustu, gözleri doldu. “Bazen insanlar konuşamaz, kızım. Belki de anlatacak kimsesi yoktur.”
Ertesi sabah Bayram Amca gelmedi. İlk başta önemsemedim; belki hastadır, belki de başka bir yere gitmiştir diye düşündüm. Ama günler geçti, haftalar geçti, o yine gelmedi. İçimde tuhaf bir boşluk oluştu. Her sabah kapıdan içeri bakıyor mu diye göz ucuyla kontrol ediyordum. Bir gün cesaretimi topladım ve kasabanın muhtarına sordum: “Bayram Amca’yı gören oldu mu?” Muhtar başını salladı: “Kimse görmemiş kızım. Zaten kimseyle konuşmazdı ki…”
Bir akşamüstü, kasabanın yaşlılarından Fatma Teyze geldi kahveye. Sessizce yanıma oturdu. “Bayram’ı merak ediyorsun değil mi?” dedi aniden. Şaşırdım, evet anlamında başımı salladım. Fatma Teyze derin bir iç çekti: “Oğlum, Bayram’ın hikayesini kimse bilmez. Ben de yıllarca bilmezdim. Ama bir gün bana anlattı… Oğlu askerdeyken şehit olmuştu. O günden sonra karısı onu terk etti, kızı ise İstanbul’a kaçtı. Bayram’ın dünyası o gün bitti kızım.”
Sözleri beynimde yankılandı. O an Bayram Amca’nın neden bu kadar içine kapandığını anladım. On sekiz yıl boyunca her sabah ona kahve verirken, onun acısını hiç fark etmemiştim. Sadece huysuzluğunu görmüş, arkasındaki yarayı görememiştim.
O gece uyuyamadım. Kafamda binbir düşünce vardı. “Acaba ona bir kere olsun nasılsın diye sorsaydım, bir şey değişir miydi?” Sabah olunca anneme sarıldım ve ağladım. Annem saçlarımı okşadı: “İnsanları yargılamak kolaydır kızım, ama anlamak zordur.”
Bir hafta sonra Bayram Amca’nın evine gitmeye karar verdim. Kapısı kilitliydi, camdan içeri baktığımda eski püskü bir masa, duvarda solmuş bir fotoğraf ve köşede tozlu bir baston gördüm. Komşusu Emine Abla yanıma geldi: “Kızım, Bayram hastaneye kaldırıldı geçen hafta. Kimse ilgilenmediği için çok geç fark etmişler.” Gözlerim doldu; içimde tarifsiz bir suçluluk hissettim.
Hastaneye gittim; yoğun bakımdaydı, ziyaretçi kabul etmiyorlardı. Hemşireye sordum: “Yakını mısınız?” Bir an duraksadım; ne diyebilirdim ki? Sadece başımı salladım: “Ben… ben onun arkadaşıyım.” Hemşire acıyarak baktı: “Kimse gelmedi bugüne kadar yanına. Çok yalnız biriymiş…”
O gece eve dönerken kasabanın sokaklarında yürüdüm. Her köşe başında Bayram Amca’nın gölgesini aradım sanki. O huysuz ihtiyarın aslında ne kadar kırılgan olduğunu yeni anlamıştım.
Bir hafta sonra hastaneden aradılar; Bayram Amca vefat etmişti. Cenazesine sadece üç kişi geldi: ben, Fatma Teyze ve Emine Abla. İmam dua ederken gözyaşlarımı tutamadım.
Cenazeden sonra Fatma Teyze bana yaklaştı: “Kızım, Bayram’ın sana bıraktığı bir şey var.” Elime küçük bir defter verdi. Titreyen ellerimle defteri açtım; ilk sayfada titrek bir yazıyla şunlar yazıyordu:
“Her sabah bana kahve getiren genç kız… Senin gülüşünü hiç unutmadım. Konuşamadım ama içimde hep teşekkür ettim sana. İnsan bazen konuşamaz; ama kalbiyle bağırır dünyaya…”
Defteri okudukça gözyaşlarım aktı. On sekiz yıl boyunca her sabah karşılaştığım adamın bana minnettar olduğunu hiç anlamamıştım.
O günden sonra kahvede her sabah bir fincan sade kahve hazırlıyorum; masanın üzerine koyuyorum ve pencereden dışarı bakıyorum.
Belki de en büyük yalnızlık, kimsenin seni duymadığını hissetmektir.
Siz hiç konuşamayan birinin sessiz çığlığını duydunuz mu? Yoksa bizler de çoğu zaman görmeden geçip gidiyor muyuz?