Annem Neden Üvey Babamı Benden Çok Sevdi? Yıllar Sonra Öğrendiğim Acı Gerçek

“Senin yüzünden mi yine kavga çıktı, Elif?” Annemin sesi, mutfağın kapısından adeta bir bıçak gibi saplandı kalbime. O an, ellerim titreyerek masanın kenarına tutundum. Oysa sadece ödevimi yapıyordum; üvey babam Halil’in televizyonun sesini kısmamı istemesiyle başlayan tartışma, annemin bana bağırmasıyla sona ermişti. O an, sekiz yaşında bir çocuk olarak ilk defa kendimi evimde yabancı hissettim.

Babamı hiç tanımadım. Annem, babamı ben doğmadan kısa süre önce kaybetmiş. Hayatımızda hep bir eksiklik vardı ama annemle birbirimize yeterdik. Ta ki Halil hayatımıza girene kadar… Halil, kasabanın elektrikçisiydi; sessiz, soğuk bakışlı bir adam. Annem ona aşık oldu mu, yoksa yalnızlıktan mı sığındı bilmiyorum ama bir sabah bana “Artık Halil amcanla birlikte yaşayacağız,” dediğinde içimde bir şeyler kırıldı.

İlk zamanlar Halil bana mesafeli davrandı. Annem ise sürekli onun gönlünü hoş tutmaya çalışıyordu. Akşam yemeklerinde Halil’in sevdiği yemekler pişer, annem onun yanında gülümserdi. Ben ise masanın ucunda sessizce otururdum. Bir gün, okuldan eve geldiğimde odamda oyuncaklarımı bulamadım. Halil, “Bu kadar dağınıklık olmaz,” diyerek hepsini çuvala doldurmuş ve kömürlüğe atmıştı. Annem ise sadece başını eğip sustu.

Yıllar geçti, ben büyüdüm ama içimdeki yalnızlık büyüdü. Annemle aramızdaki mesafe her geçen gün arttı. Bir gün okuldan eve dönerken arkadaşım Zeynep’e “Annem beni sevmiyor galiba,” dedim. Zeynep şaşkınlıkla baktı: “Olur mu öyle şey? Anneler çocuklarını her şeyden çok sever.” Ama ben emin değildim.

Liseye başladığımda evdeki huzursuzluk iyice arttı. Halil’in bana olan tahammülsüzlüğü, annemin ise ona olan bağlılığı… Bir akşam, Halil yine bana bağırdı: “Senin yüzünden bu evde huzur yok!” Annem ise sessizce gözlerini kaçırdı. O gece odamda ağlarken annemin kapımı çalmamasına alışmıştım artık.

Üniversiteyi kazanıp İstanbul’a gittiğimde içimde bir rahatlama hissettim. Annemi aradığımda kısa konuşur, Halil’in yanında olduğunda sesi kısılırdı. Bayramlarda eve döndüğümde ise yabancı gibi hissederdim. Bir gün mutfakta anneme sordum: “Anne, neden hep Halil’i seçtin? Ben senin kızın değil miyim?” Annem gözlerini kaçırdı, elleriyle tezgahı silerken titredi: “Bazen hayat… zor kararlar aldırıyor insana,” dedi sadece.

Yıllar geçti, ben iş buldum, kendi hayatımı kurdum ama içimdeki yara hiç kapanmadı. Annemle aramızdaki soğukluk devam etti. Halil hastalandığında annem ona gözü gibi baktı; ben ise uzaktan izledim. Bir gün annem beni aradı: “Elif, gel konuşmamız lazım.”

Eve gittiğimde annem yaşlanmış, gözleri solmuştu. Oturma odasında sessizce oturduk. Annem derin bir nefes aldı: “Sana yıllarca söyleyemedim… Halil’le evlenmek zorundaydım. O zamanlar çok çaresizdim; baban öldükten sonra kasabada tek başıma kalamazdım. Halil yardım etti ama bir şartı vardı: Seninle ilgilenmeyecekti, kendi çocuğu gibi görmeyecekti.”

O an dünya başıma yıkıldı. “Peki ya ben? Ben ne olacaktım?” diye haykırdım. Annem gözyaşlarına boğuldu: “Seni koruyamadım Elif… Ama başka çarem yoktu.”

O gece sabaha kadar düşündüm. Annemi affedebilir miydim? Yıllarca süren yalnızlığımın sebebi meğer annemin çaresizliğiymiş… Ama yine de içimdeki çocuk hâlâ sevilmek istiyordu.

Şimdi otuz yaşındayım ve hâlâ o küçük kız çocuğu gibi annemin sevgisini arıyorum. Bazen düşünüyorum: Bir anne gerçekten çaresiz kaldığında çocuğunu ikinci plana atabilir mi? Siz olsaydınız annenizi affedebilir miydiniz?