Bir Kar Tanesi Gibi: Annemle Yüzleştiğim O Sabah
“Neden hâlâ konuşmuyorsun benimle, Zeynep?” Annemin sesi, mutfakta yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi, ince belli camdan çıkan ses neredeyse kalbimin atışını bastıracaktı. Gözlerimi ona kaldırmaya cesaret edemedim. O sabah, İstanbul’un gri gökyüzü pencereden içeri sızarken, annemle aramızdaki mesafe yıllardır olduğu gibi yine bir uçurumdu.
Oysa çocukken annemin kucağı en güvenli limanımdı. Babamın öfke nöbetlerinden, abim Emre’nin bitmek bilmeyen alaylarından kaçıp ona sığınırdım. Ama büyüdükçe, annemle aramıza görünmez duvarlar örüldü. Belki de o duvarları ben ördüm; belki de annem, kendi korkularını bana miras bıraktı.
O sabah, annem bana bir sürpriz hazırlamıştı. Masanın üzerinde, eski bir defter duruyordu. Kapak köşeleri yıpranmış, sayfaları sararmıştı. “Bunu buldum,” dedi annem, sesi titrek. “Senin çocukluk günlüğün.”
Bir an nefesim kesildi. O defteri yıllar önce kaybettiğimi sanıyordum. İçinde yazdığım her satır, çocukluğumun en saf ve en kırılgan anılarını taşıyordu. Annem gözlerimin içine bakarak devam etti: “Okudum… Beni ne kadar kırdığını bilmiyordum.”
İçimde bir öfke dalgası yükseldi. “Okumaman gerekiyordu!” dedim, sesim istemsizce yükseldi. Annem başını eğdi, elleriyle önündeki mendili buruşturdu. “Beni anlamanı istedim sadece,” dedi kısık bir sesle.
O an, yıllardır içimde biriktirdiğim her şey dökülmek istedi. Babamın işsiz kaldığı o kış, evdeki sessizliği bölen tartışmalar, annemin gözyaşlarını gizlemek için banyoya kapanması… Hepsi bir anda zihnimde canlandı. “Sen de hiç konuşmazdın ki anne! Hep sustun! Beni de susturdun!”
Annemin gözleri doldu. “Sana yük olmak istemedim,” dedi. “Senin çocuk olmanı istedim.”
Bir süre sessizlik oldu. Sadece mutfak saatinin tik takları duyuluyordu. Sonra annem derin bir nefes aldı: “Zeynep… Ben de annemi erken kaybettim. Hiçbir şey bilmiyordum anne olmakla ilgili. Hep korktum hata yapmaktan.”
İçimde bir şeyler kırıldı o an. Annemin de bir zamanlar çocuk olduğunu, onun da korkuları olduğunu ilk kez bu kadar net hissettim.
Ama yine de kolay değildi affetmek. O günlüğü elime aldım, sayfalarını çevirdim. Bir satırda şöyle yazmışım: “Annem bazen çok uzaklarda gibi geliyor. Keşke yanıma gelse.”
Gözlerim doldu. Annem bana baktı: “Yanındayım Zeynep… Hep yanındaydım ama bazen nasıl yaklaşacağımı bilemedim.”
O anda abim Emre içeri girdi, yüzünde her zamanki alaycı gülümseme yoktu bu kez. “Ne oluyor burada?” dedi sessizce.
Annem ona da döndü: “Sen de küçüktün Emre… Senin de yükün ağırdı.”
Emre başını öne eğdi. O an anladım ki sadece ben değil, hepimiz yaralıydık bu evde.
Birdenbire çocukluğumuzun geçtiği o küçük apartman dairesi gözümde canlandı: Babamın eski radyosundan yükselen türküler, annemin mutfakta yaptığı kekin kokusu, Emre’yle kavga edip sonra barıştığımız anlar… Hepsi birer anıydı ama hepsi de eksikti.
“Anne,” dedim titrek bir sesle, “neden hiç babamdan bahsetmiyorsun artık?”
Annem derin bir iç çekti. “Çünkü hâlâ canım yanıyor Zeynep… Onu affedemedim belki de.”
Babam bizi yıllar önce terk etmişti. Bir sabah ansızın gitmiş, arkasında ne bir not ne de bir açıklama bırakmıştı. O günden sonra annem daha da içine kapanmıştı.
Emre gözlerini kaçırdı: “Belki de hepimiz birbirimizi affetmeliyiz,” dedi kısık bir sesle.
O an fark ettim ki yıllardır birbirimize söyleyemediğimiz ne çok şey varmış…
Annem bana yaklaştı, elimi tuttu: “Kızım… Seninle yeniden başlamak istiyorum. Geçmişi değiştiremeyiz ama geleceği birlikte kurabiliriz.”
Gözyaşlarımı tutamadım. Annemin elleri hâlâ sıcaktı; tıpkı çocukluğumdaki gibi.
O gün ilk defa uzun uzun konuştuk; kırgınlıklarımızı, pişmanlıklarımızı ve umutlarımızı paylaştık. Akşam olduğunda, evimizin havası değişmişti sanki.
Ama biliyorum ki her şey bir anda düzelmeyecek. Yılların yarasını sarmak kolay değil. Yine de ilk adımı attık.
Şimdi pencereden dışarı bakıyorum; kar taneleri usulca yere düşüyor. Her biri ayrı bir hikaye taşıyor belki de…
Siz hiç annenizle ya da babanızla böyle bir yüzleşme yaşadınız mı? Affetmek mi daha zor, yoksa affedilmek mi? Ben hâlâ cevabını bulamadım…