Bir Ayrılığın Eşiğinde: Annem, Babam ve Ben
“Sen çok kötüsün anne! Artık burada kalmak istemiyorum, babama gideceğim!” diye bağırdım, gözlerimden yaşlar süzülürken. Annem, mutfak masasının başında ellerini sımsıkı yumruk yapmış, bana bakıyordu. Gözlerinde öfke ve yorgunluk birbirine karışmıştı. “Ne istersen yap, Zeynep. Benimle böyle konuşamazsın,” dedi titrek bir sesle. O an, evimizin duvarları üstüme yıkıldı sanki. Babamın eviyle bizim ev arasında sadece birkaç sokak vardı ama aramızdaki mesafe yıllardır büyüyordu.
Her sabah annemle babam birbirlerinin yüzüne bakmadan, aynı evin içinde yabancı gibi dolaşıyorlardı. Kahvaltı masasında çay bardaklarının tıkırtısı dışında hiçbir ses yoktu. Annem, babamın tabağına peynir koyarken bile göz göze gelmemeye çalışıyordu. Ben ise arada kalmıştım; annemin kırgın bakışlarıyla babamın sessizliği arasında sıkışıp kalmıştım.
Bir gün okuldan eve dönerken, komşumuz Ayşe teyzenin penceresinden gelen tartışma seslerini duydum. Onların evinde de huzur yoktu. Türkiye’de aile olmak bazen sadece aynı çatı altında yaşamak demekti; gerçek bir bağ kurmak, çoğu zaman unutuluyordu. Bizim evde de durum farklı değildi. Annemle babamın arasında bir zamanlar var olan o sıcaklık, yerini soğuk bir rüzgara bırakmıştı.
O akşam annem mutfakta yemek yaparken, babam televizyonun karşısında oturuyordu. Ben ise odama kapanmış, defterime “Keşke her şey eskisi gibi olsa” diye yazıyordum. Birden annemin sesi yükseldi: “Yemek hazır!” Babam ağır adımlarla masaya geldi. Annem bir anlık dalgınlıkla elindeki bardağı düşürdü. Cam kırıkları yere saçıldı. Babam hemen yerinden fırladı, “İyi misin?” diye sordu endişeyle. Annem başını öne eğdi, “İyiyim,” dedi kısık bir sesle. O an göz göze geldiler ve ikisinin de gözlerinde bir şeyler kıpırdadı. Sanki yıllardır sakladıkları duygular bir anda ortaya çıkmıştı.
O gece uyuyamadım. Annemin odasından hafif bir ağlama sesi geliyordu. Babam ise salonda sessizce oturuyordu. İçimde bir boşluk vardı; ne anneme ne de babama ulaşabiliyordum. Sabah olduğunda annem gözleri şişmiş halde kahvaltı hazırlıyordu. Babam ise her zamankinden daha sessizdi.
Bir hafta boyunca evdeki hava daha da ağırlaştı. Annemle babam birbirlerine bakmamaya çalışıyorlardı ama arada bir göz göze geldiklerinde ikisinin de gözlerinde acı ve pişmanlık okunuyordu. Bir akşam babam işten eve geç geldi. Annem kapıyı açtı ve ilk kez yıllar sonra birbirlerine uzun uzun baktılar. O an sanki zaman durdu; ben ise koridorda nefesimi tutmuş onları izliyordum.
Babam içeri girdiğinde annem titrek bir sesle, “Konuşmamız lazım,” dedi. Babam başını salladı ve salona geçtiler. Kapı aralığından dinlemeye başladım:
“Artık böyle devam edemeyiz, Mehmet,” dedi annem.
Babam derin bir nefes aldı: “Biliyorum, Fatma. Ama ne yapacağımızı da bilmiyorum.”
Annem gözyaşlarını tutamayarak devam etti: “Zeynep’i de mahvediyoruz. Her gün aramızda kalıyor.”
Babam başını öne eğdi: “Onu çok seviyorum ama… Biz birbirimize ne olduk?”
O an içimde bir şeyler koptu. Annemin ve babamın birbirlerine olan sevgisi, yıllar içinde küllenmişti ama tamamen sönmemişti belki de.
Ertesi gün annem beni karşısına aldı:
“Zeynep, biliyorum çok zorlanıyorsun. Ama bazen insanlar birbirini çok sevse de birlikte mutlu olamayabilirler.”
Gözlerim doldu: “Ama ben sizi birlikte görmek istiyorum…”
Annem saçımı okşadı: “Bazen ayrılmak herkes için daha iyi olabilir.”
O hafta sonu babam eşyalarını toplamaya başladı. Evdeki her eşya, her köşe bana geçmişimizi hatırlatıyordu. Babam kapıdan çıkarken bana sarıldı:
“Seni her zaman seveceğim, Zeynep. Ne olursa olsun.”
O günden sonra hayatım ikiye bölündü: Bir yarım annemde, diğer yarım babamda kaldı. Okulda arkadaşlarımın çoğu da benzer şeyler yaşıyordu ama kimse konuşmaya cesaret edemiyordu. Türkiye’de aileler çoğu zaman sorunlarını halının altına süpürüyordu; kimse gerçekleri konuşmak istemiyordu.
Aylar geçti, annem biraz daha güçlü olmaya başladı ama geceleri hâlâ ağladığını duyuyordum. Babam ise beni almaya geldiğinde gözlerinde hep bir hüzün vardı.
Bir gün anneme sordum:
“Anne, neden insanlar birbirini severken ayrılır?”
Annem uzun süre sustu, sonra şöyle dedi:
“Çünkü bazen sevgiyi korumak için uzak kalmak gerekir.”
Şimdi büyüdüm ve geriye dönüp baktığımda hâlâ o günkü acıyı hissediyorum. Ama belki de en büyük dersimi o zaman aldım: Sevgiyi korumak bazen vazgeçmekten geçiyor.
Sizce insanlar gerçekten sevdiklerinden vazgeçebilir mi? Yoksa bazen ayrılık da bir sevgi biçimi midir?