Sessizliğe Çığlık: Bir Apartman Dairesinde Kaybolan Hayatlar

“Yeter artık! Gece yarısı bu kadar bağırılır mı?” diye haykırdım, yumruğumla duvara vurarak. O an, içimde biriken öfkenin sadece komşulara değil, yıllardır içimde biriken yalnızlığa patladığını hissettim. Annem mutfaktan başını uzattı, gözlerinde hem korku hem de yorgunluk vardı. “Cemil, oğlum, karışma onlara, başımızı belaya sokacaksın,” dedi titrek bir sesle. Ama ben susamazdım artık. Üç yıldır bu apartmanda, her gece üst kattaki Gürkan ve ailesinin bitmek bilmeyen kavgalarını, yüksek sesli televizyonunu ve çocuklarının koşuşturmasını dinliyordum. Her sabah işe uykusuz gidiyor, her akşam eve dönmekten korkuyordum.

Bir gece daha dayanamayıp kapılarını çaldım. Gürkan kapıyı açtı; gözleri kan çanağı gibi, yüzünde alaycı bir gülümseme. “Ne var yine Cemil Bey? Yine mi rahatsız oldunuz?” dedi. “Sadece biraz sessizlik istiyorum,” dedim, sesim titreyerek. Gürkan’ın eşi arkamdan bağırdı: “Senin gibi huysuzlar yüzünden çocuklarımız rahat büyüyemiyor!” O an, apartman koridorunda herkesin kapısı aralandı; fısıltılar, bakışlar… O an anladım ki, burada yabancıydım. Kimse beni anlamıyordu.

Ertesi sabah iş yerinde de huzurum yoktu. Müdürüm Nihat Bey bana bakıp, “Yine mi uykusuzsun Cemil? Şu haline bak! İnsan biraz hayatını düzene sokar,” dedi. İçimden bağırmak geldi: “Hayatımı düzene sokmak elimde olsaydı, burada olur muydum?” Ama sustum. Herkesin kendi derdi vardı; kimse benimkini duymak istemiyordu.

Bir akşam eve dönerken annemi ağlarken buldum. “Komşular şikayet etmiş oğlum,” dedi. “Apartman toplantısında adımızı anmışlar; huzursuzluk çıkarıyormuşuz.” O an içimde bir şeyler koptu. Annem bana sarıldı: “Baban olsaydı böyle olmazdı,” dedi. Babamı kaybedeli beş yıl olmuştu; o günden beri annemle birbirimize tutunarak yaşamaya çalışıyorduk. Ama şimdi, sanki ikimiz de bu şehirde yapayalnızdık.

Bir gece, yine üst kattaki gürültü dayanılmaz bir hal alınca polisi aradım. Polisler geldiğinde Gürkan ve ailesi kapıda onları bekliyordu bile. Gürkan polise dönüp, “Bu adam psikolojik sorunlu komiserim, her gece bizi rahatsız ediyor,” dedi. Polis bana dönüp, “Bak kardeşim, herkesin derdi var. Biraz sabırlı olsan diyorum,” dedi. O an gözlerim doldu; kimse beni anlamıyordu.

O geceden sonra apartmanda bana selam veren kalmadı. Marketten ekmek alırken kasiyer bile yüzüme bakmadan parayı aldı. Annem daha da içine kapandı; ben ise işe gitmekten, eve dönmekten korkar oldum.

Bir gün işten erken çıktım; evde annemi bulamayınca telaşlandım. Komşulardan biri kapımı çalıp, “Anneniz hastaneye kaldırıldı Cemil Bey,” dedi. Koşa koşa hastaneye gittim; annem tansiyon krizinden bayılmıştı. Başucunda otururken elimi tuttu: “Oğlum, bu şehir bizi yuttu… Senin de gençliğin gitti,” dedi gözleri dolu dolu.

O an düşündüm: Ne zaman bu kadar yalnız kaldık? Ne zaman birbirimize yabancı olduk? Apartmanda herkes birbirinin düşmanı olmuştu; kimse kimseye güvenmiyordu. Gürültüden şikayet etmek bile suç sayılıyordu artık.

Annem hastaneden çıktıktan sonra ona söz verdim: “Anne, buradan taşınacağız.” Ama nereye? İstanbul’da kiralar ateş pahasıydı; maaşım zar zor yetiyordu. Yine de ilanlara baktım, emlakçılara gittim. Her yerde aynı hikaye: “Ev sahibimiz aile istiyor, bekar istemiyor.” Yaşım otuz beş olmuştu ama hâlâ annemle yaşıyordum ve bu şehirde bir ev bulmak bile imkansızdı.

Bir gece annemle otururken televizyonun sesi yine yukarıdan patladı. Annem bana baktı: “Oğlum, belki de biz fazla hassasızdır,” dedi utangaçça. İçimden bir şeyler koptu; anneme sarıldım: “Hayır anne, biz sadece huzur istiyoruz.”

Bir gün iş yerinde yeni gelen stajyer Elif’le sohbet ettik. Dertleşirken ona apartmandaki sorunları anlattım. Elif gözlerimin içine bakıp, “Cemil Abi, yalnız değilsin… Ben de ailemle benzer şeyler yaşadım,” dedi. O an ilk defa biri beni anladı; ilk defa biriyle dertleşebildim.

Ama apartmandaki yalnızlığım devam etti. Bir gün posta kutuma bir not bırakılmıştı: “Senin gibi huzursuzlar yüzünden bu apartmanda yaşanmaz oldu.” Notu okurken ellerim titredi; gözlerim doldu. Anneme göstermedim; o zaten yeterince üzülüyordu.

Bir sabah polis tekrar kapımı çaldı: “Cemil Bey, komşularınız sizin psikolojik sorunlarınız olduğunu söylüyorlar… Bir sıkıntınız varsa yardım alabilirsiniz.” O an utandım; sanki suçluymuşum gibi hissettim.

Geceleri uyuyamaz oldum; sabaha kadar tavanı izledim. Annem her sabah bana çay koyarken gözlerimin altındaki morluklara bakıp üzülüyordu.

Bir gün Elif bana bir psikolog önerdi: “Belki konuşmak iyi gelir,” dedi. Önce reddettim ama sonra denemeye karar verdim. Psikolog Sevim Hanım’la ilk görüşmemde ağlamaktan konuşamadım bile. Sevim Hanım bana şunu söyledi: “Cemil Bey, yalnız değilsiniz… Türkiye’de milyonlarca insan benzer şeyler yaşıyor ama kimse konuşmuyor.”

O günden sonra biraz daha güçlü hissetmeye başladım. Anneme daha fazla destek olmaya çalıştım; işte Elif’le daha çok sohbet ettim. Ama apartmandaki yalnızlığımız hiç bitmedi.

Şimdi pencereden dışarı bakarken düşünüyorum: Bu şehirde insanlar neden birbirine bu kadar yabancı oldu? Neden herkes kendi derdini saklamak zorunda kalıyor? Belki de asıl sorun gürültü değil de, birbirimizi duymamamızdır… Sizce de öyle değil mi?