Bekleyişte Kaybolan: Bir Kadının Sessiz Çığlığı
“Barış! Saat kaç oldu, hâlâ yoksun!” diye fısıldadım kendi kendime, ellerim titreyerek telefonumu bir kez daha kontrol ederken. Salonda, eski koltuğun kenarında oturmuş, gözüm kapının üzerinde, kulağım anahtar sesinde. Dışarıda yağmur damlaları camı döverken, içimdeki fırtına çoktan kopmuştu. Annem, “Evli kadın bekler kızım, sabır evliliğin anahtarıdır,” derdi hep. Ama bu sabır, insanın içini kemiren bir kurda dönüşebiliyormuş meğer.
Barış’la üç yıl önce evlendik. Herkesin imrendiği bir düğünümüz oldu; annemler, teyzemler, komşular… Herkes mutluluğumuzu konuşuyordu. O zamanlar Barış’ın gözlerinde kendimi görürdüm; şimdi ise göz göze gelmekten kaçıyor. Son altı aydır işten geç gelmeye başladı. Önce “Yoğunluk var,” dedi. Sonra “Arkadaşlarla halı saha maçı,” dedi. Ama geçen hafta sabaha karşı geldiğinde üzerindeki parfüm kokusu bana ait değildi.
O gece ilk defa sesimi yükselttim: “Barış, neredeydin? Neden haber vermedin? Merak ettim!”
Barış gözlerini kaçırdı, ceketini çıkarırken: “Abartıyorsun Elif. Biraz kafa dağıttım işte. Her seferinde hesap mı vereceğim?”
“Ben senin karınım! Sadece haber verseydin, korkmazdım!”
O an yüzünde gördüğüm öfke ve bıkkınlık, içimdeki tüm umutları söndürdü. O günden beri her gece aynı kabus: Saatlerce beklemek, her kapı sesiyle irkilmek, her telefonda yanlış numara çıkınca hayal kırıklığı yaşamak.
Bir sabah annemi aradım. Sesim titriyordu: “Anne, Barış çok değişti. Artık bana dokunmuyor bile. Sence biri mi var?”
Annem derin bir iç çekti: “Kızım, erkek milleti böyledir. Sen yuvanı koru. Sakın kimseye belli etme.”
Ama ben içimdeki yangını nasıl saklayacaktım? İş yerinde bile aklım Barış’ta kalıyordu. Arkadaşım Zeynep bir gün kahve molasında yanağıma dokundu: “Elif, gözlerin kan çanağı gibi. Ne oluyor?”
Başımı eğdim: “Barış… Geç geliyor hep. Bazen sabaha karşı. Artık bana bakmıyor.”
Zeynep’in gözleri doldu: “Bunu hak etmiyorsun Elif. Konuş onunla. Gerekirse ailene anlat.”
Ama aileme anlatmak… Annemlerin tepkisini düşündükçe mideme kramplar giriyordu. Babam duyarsa Barış’ı suçlar, annem ise beni suçlar diye korkuyordum.
Bir gece yine saat üçü geçtiğinde, Barış’ın telefonunu aradım. Açmadı. Mesaj attım: “Neredesin? Merak ediyorum.” Cevap yoktu. O an aynada kendime baktım; gözlerim şişmiş, saçlarım darmadağın. “Bu ben miyim?” dedim sessizce.
Sabah olduğunda Barış eve geldi. Yorgun ve isteksizdi. Yüzüne baktım: “Barış, ne oluyor bize? Beni sevmiyor musun artık?”
Gözlerini devirdi: “Elif, lütfen yine başlama. İşlerim yoğun dedim ya!”
“Bana yalan söyleme! Üzerinde başka birinin parfümü vardı geçen gece!”
Bir anlık sessizlik… Sonra Barış öfkeyle bağırdı: “Paranoyak mısın sen? Her şeyden şüpheleniyorsun! Böyle devam ederse ben de eve gelmem!”
O an içimde bir şeyler koptu. Barış kapıyı çarpıp çıkarken yere yığıldım. Ağladım, sustum, tekrar ağladım. O günden sonra aramızdaki mesafe daha da büyüdü.
Bir akşam işten dönerken apartmanın girişinde komşum Ayşe Abla’ya rastladım. Yüzüme dikkatlice baktı: “Elif kızım, iyi misin? Çok solgun görünüyorsun.”
Gülümsemeye çalıştım: “İyiyim Ayşe Abla.”
“Bak kızım,” dedi usulca, “evlilik kolay değil. Ama kendini de ezdirme. Erkekler bazen haddini aşar; sen dik dur ki saygı duysun.”
O gece uzun uzun düşündüm. Annemin sabır telkinleriyle Ayşe Abla’nın dik durma öğüdü arasında sıkışıp kalmıştım. Barış eve geldiğinde ilk defa ona soğuk davrandım; konuşmadım, sofrayı hazırlamadım.
Barış şaşırdı: “Ne oluyor Elif? Hasta mısın?”
Başımı kaldırmadan cevap verdim: “Yorgunum.”
O an Barış’ın yüzünde bir huzursuzluk gördüm; belki de ilk defa kendini sorguladı.
Ertesi gün iş yerinde Zeynep’le birlikte öğle yemeği yedik. Ona her şeyi anlattım; Barış’ın değişimini, yalnızlığımı, ailemin baskısını…
Zeynep elimi tuttu: “Elif, kendini kaybetme. Sen değerlisin. İstersen bir süre ayrı kalmayı teklif et.”
Bu fikir aklıma hiç gelmemişti. Akşam eve döndüğümde Barış’ı bekledim. Saat on birde geldiğinde onu salonda karşıladım.
“Barış,” dedim kararlı bir sesle, “böyle devam edemem. Bir süre ayrı kalmak istiyorum.”
Barış şaşkınlıkla bana baktı: “Ne diyorsun sen? Boşanmak mı istiyorsun?”
“Hayır… Ama kendimi bulmam lazım. Bu evde her gece seni beklerken yok oluyorum.”
Barış ilk defa sustu. Gözlerinde bir pişmanlık gördüm mü bilmiyorum ama o gece ilk defa rahat uyudum.
Bir hafta sonra annem aradı; sesimden bir şeylerin değiştiğini hissetmişti.
“Elif kızım, iyi misin?”
“İyiyim anne… Kendimi bulmaya çalışıyorum.”
Annem uzun süre sustu; sonra usulca dedi ki: “Kendine iyi bak kızım… Kimse için kendini harcama.”
Şimdi bu satırları yazarken hâlâ yalnızım ama içimde bir huzur var. Belki Barış döner, belki dönmez… Ama ben artık kendimi bekliyorum.
Siz olsanız ne yapardınız? Sevdiğiniz adam için ne kadar beklerdiniz? Yoksa kendi yolunuza mı bakardınız?