Bir Günlük, Bir Hayat: Annemin Sırlarıyla Yüzleşmek
“Zeynep, annenin eşyalarını toplamaya ne zaman geleceksin? Evde hâlâ onun kokusu var, biliyor musun?”
Komşumuz Ayşe Teyze’nin sesi telefonda titriyordu. Annemin ölümünden üç ay geçmişti ama ben hâlâ o eve adım atamamıştım. O gün, cesaretimi toplayıp anahtarı çantama attım ve annemin apartmanına doğru yürüdüm. Her adımda içimde bir düğüm daha sıkılaştı. Kapının önünde durup derin bir nefes aldım. Anahtarı çevirdiğimde, çocukluğumun kokusu, annemin sabunlu elleri ve eski halının tozlu havası bir anda üzerime çöktü.
İçeri girer girmez Ayşe Teyze karşıma çıktı. Gözleri doluydu. Elinde eski, deri kaplı bir defter vardı. “Bunu buldum Zeynep,” dedi, “annenin günlüğüymüş. Belki okumak istersin.”
Defteri elime aldığımda ellerim titredi. Annem hayatı boyunca duygularını kolay kolay belli etmezdi. Onun iç dünyasını hiç anlayamamıştım. Defteri açmaya korktum ama merakım ağır bastı. Ayşe Teyze usulca yanımdan ayrılırken, ben salondaki eski koltuğa oturdum ve ilk sayfayı çevirdim.
“Bugün Zeynep yine geç geldi. Kapıyı açınca yüzünde öyle bir yorgunluk vardı ki… Ona sarılmak istedim ama aramızda görünmez bir duvar var sanki.”
İlk satırda boğazım düğümlendi. Annemle aramızdaki mesafeyi hep hissetmiştim ama onun da bunu fark ettiğini bilmiyordum. Günlüğün sayfalarını çevirdikçe annemin yalnızlığı, hayal kırıklıkları ve bana söyleyemediği korkuları bir bir dökülüyordu.
Bir günlüğün insanın hayatını bu kadar değiştirebileceğini hiç düşünmemiştim. Her satırda annemi yeniden tanıyordum. Babamın ani gidişiyle ilgili yazdıkları ise içimi parçaladı:
“Mehmet’in gidişiyle evdeki sessizlik daha da büyüdü. Zeynep’e güçlü görünmek zorundayım ama geceleri yastığımı ısırarak ağlıyorum.”
Babam bizi terk ettiğinde annemi hep suçlamıştım. Oysa o, bana hiçbir şey belli etmemek için kendini parçalarken yalnız kalmıştı. O an, çocukluğumun öfkesiyle anneme ne kadar haksızlık ettiğimi fark ettim.
Günlüğün ilerleyen sayfalarında ailemizin hiç bilmediğim sırları ortaya çıkıyordu. Annem gençliğinde büyük bir aşk yaşamış ama ailesi istemediği için o adamdan vazgeçmişti. Babamla evlenmesi ise bir zorunluluktu; gerçek aşkı hiç tatmamıştı.
Bir gece boyunca defteri elimden bırakamadım. Her satırda annemin sesi kulağımda yankılanıyordu:
“Zeynep’in gözlerinde bazen kendi gençliğimi görüyorum. Ona özgür olmayı öğretemedim, çünkü ben hiç özgür olamadım.”
Sabaha karşı, gözlerim şişmiş, kalbim paramparça olmuş halde koltukta otururken Ayşe Teyze tekrar uğradı.
“Okudun mu?” diye sordu sessizce.
Başımı salladım. “Annem bambaşka biriymiş Ayşe Teyze… Ben onu hiç tanımamışım.”
Ayşe Teyze gözlerime baktı: “Anneler bazen kendilerini saklarlar kızım. Kendi acılarını çocuklarına yüklemek istemezler.”
O an anneme duyduğum öfke yerini derin bir şefkate bıraktı. Onun yaşadığı hayal kırıklıklarını, yalnızlığını ve bana aktaramadığı sevgisini ilk kez bu kadar net hissettim.
Günlüğün son sayfasında ise şu cümle yazılıydı:
“Bir gün Zeynep bu satırları okursa, bilsin ki onu her zaman çok sevdim. Belki yanlış yaptım, belki eksik kaldım ama elimden gelenin en iyisini yaptım.”
O cümleyle birlikte gözyaşlarım sel oldu. Annemin bana bıraktığı en büyük miras, bu satırlardı artık.
Eşyaları toplarken her şeye başka bir gözle bakmaya başladım: Eski çaydanlık, dantelli masa örtüsü, çocukluğumdan kalma oyuncak ayı… Hepsi annemin ellerinin izini taşıyordu.
O gün annemin evinden ayrılırken artık başka biriydim. Annemi affetmiştim; kendimi de…
Şimdi düşünüyorum da, kaçımız ailemizi gerçekten tanıyoruz? Kaçımız annemizin ya da babamızın iç dünyasına dokunabiliyoruz? Belki de en büyük sırlar, en yakınlarımızın kalbinde saklı… Sizce de öyle değil mi?