Kırık Bir Kalbin Gölgesinde: Bir Yaz Akşamı
“Baba, biraz daha dinlensen iyi olacak. Ben hallederim,” dedim, terli alnımı kolumla silerken. Babam, elleriyle eski tahta çitin bir parçasını tutuyordu. Gözleri, yılların yorgunluğunu ve bir şeyleri bana anlatmak ister gibi bir çaresizliği taşıyordu. “Oğlum, ben bu evi ayakta tutamazsam… neye yararım ki?” dedi kısık bir sesle. İçimden bir şeyler koptu o an. Annem ise mutfakta sessizce çay demliyordu, gözleri camda, sanki başka bir dünyadaydı.
O yaz köye daha sık gelmeye başlamıştım. İstanbul’da işim vardı ama babamın kalbi artık eski gücünde değildi. Annem, her zamanki gibi duygularını saklardı; ne ağlar, ne gülerdi. Sadece bazen gece yarısı, odasının kapısından hafif bir hıçkırık sesi gelirdi. O anlarda çocukluğumun geçtiği bu evin duvarları bile bana yabancı gelirdi.
O gün sabah erkenden kalkıp bahçedeki çiti onarmaya başladım. Babam yanıma geldiğinde, elleri titriyordu. “Baba, bırak ben yaparım,” dedim ama o inat etti. “Senin de kendi hayatın var, oğlum. Benimle uğraşma artık.”
Bir an sustuk. Sadece köyün sessizliği ve uzaktan gelen horoz sesleri vardı. Sonra babam yere çöktü, elini göğsüne götürdü. “Baba!” diye bağırdım, koşup yanına diz çöktüm. Annem kapıdan fırladı, gözlerinde korku vardı ama yine de ağlamadı.
Babamı sedyeyle ambulansa bindirirken köylüler başımıza toplandı. Herkesin bakışlarında aynı soru: “Şimdi ne olacak?” Annem sessizce yanıma sokuldu, elimi tuttu. “Senin burada olman iyi oldu,” dedi sadece.
Hastanede geçen saatler boyunca içimde bir öfke ve suçluluk savaşı vardı. İstanbul’daki işimi bırakıp köye dönmeli miydim? Annem yalnız kalırsa ne yapardı? Babam iyileşmezse bu evin yükünü kim taşırdı? Kendi hayatımı kurmak isterken ailemin yükü omuzlarıma çökmüştü.
Babam yoğun bakımdayken annemle hastane koridorunda oturduk. “Anne, sen hiç konuşmaz mısın?” dedim birden. Yıllardır içimde biriken her şeyi dökmek istedim. “Baba hasta, ben yorgunum, sen susuyorsun… Bu evde kimse birbirine derdini anlatmıyor!”
Annem başını eğdi. “Babanı kaybetmekten korkuyorum,” dedi fısıltıyla. “Ama seni de kaybetmekten korkuyorum.” O an annemin de benim kadar yalnız olduğunu anladım.
Babam birkaç gün sonra eve döndü ama artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Bahçede otururken bana döndü: “Oğlum, ben bu evi sana bırakmak istemiyorum aslında. Senin hayallerin var, biliyorum.”
Gözlerim doldu. “Baba, ben de bilmiyorum ne yapmak istediğimi. Sanki hep bir şeyleri yarım bırakıyorum.”
O gece odama çekildim. İstanbul’daki hayatım gözümün önünden geçti: Yoğun iş temposu, yalnız akşam yemekleri, kalabalıkta kaybolmuş bir adam… Sonra bu köy evi: Sessizlik, annemin çay kokusu, babamın yorgun elleri… Hangisi gerçek hayatımdı?
Sabah olduğunda babam bahçede oturuyordu. Yanına gittim. “Baba,” dedim, “belki de bu evi birlikte onarmalıyız. Ama ben de kendi yolumu bulmak istiyorum.”
Babam başını salladı. “Senin yolun nereye giderse gitsin, biz hep buradayız,” dedi.
O an içimde bir huzur hissettim ama aynı zamanda büyük bir boşluk… Hayatımın en zor kararı önümdeydi: Kendi hayatımı mı seçecektim yoksa ailemin yanında mı kalacaktım?
Şimdi size soruyorum: Siz olsanız ne yapardınız? Kendi hayalleriniz için mi yaşardınız yoksa ailenizin yanında mı kalırdınız?