Kayıp Arkadaş: Bir Ankara Apartmanında Sessiz Çığlıklar
“Nerede kaldın Burak? Saat gecenin biri oldu!” diye bağırdı annem, apartmanın ince duvarlarından yankılanan sesiyle. Kapının önünde, elimde anahtar, titreyen parmaklarımla kilidi açmaya çalışırken içimdeki huzursuzluk daha da büyüdü. O an, Ankara’nın soğuk gecesinde, eski bir apartmanın loş koridorunda, hayatımın en büyük kaybını yaşadığımı bilmiyordum henüz.
Eve girer girmez burnuma eski mobilyaların, annemin pişirdiği mercimek çorbasının ve biraz da küfün kokusu geldi. Salonun köşesinde, dedemden kalma Yugoslav kristalleriyle dolu vitrin, duvarda asılı eski halı ve köşedeki Polar marka buzdolabı… Her şey yerli yerindeydi ama ben yerimi bulamıyordum.
“Yine mi o çocuklarla takıldın? Üniversiteyi bitireceksin de ne olacak? Bak baban hâlâ işsiz!” dedi annem, gözleri dolu dolu. Babam ise mutfakta sessizce çayını karıştırıyordu. O an, içimde bir şeyler koptu. Çünkü o gece, en yakın arkadaşım Emre’den haber alamamıştım. Telefonu kapalıydı, sosyal medyada yoktu. Son mesajı hâlâ ekranda yanıp sönüyordu: “Burak, bu gece konuşmamız lazım.”
Emre’yle çocukluğumuzdan beri ayrılmazdık. Aynı mahallede büyüdük, aynı liseye gittik, üniversitede bile yollarımız ayrılmadı. Ama son zamanlarda Emre değişmişti. Babasının işten atılması, evdeki kavgalar ve ekonomik sıkıntılar onu içine kapatmıştı. Ben ise kendi ailemin baskısıyla boğuşurken onun sessiz çığlıklarını duyamamıştım.
O gece uyuyamadım. Annemin odadan gelen hıçkırıkları, babamın derin iç çekişleri arasında Emre’yi düşünüyordum. “Neredesin Emre?” diye fısıldadım karanlığa. Sabah olduğunda, apartmanın girişinde komşumuz Ayşe Teyze beni durdurdu:
“Burak oğlum, Emre’yi dün gece parkta görmüşler. Biraz tuhafmış hâli. Sen iyi misin?”
İçimde bir korku büyüdü. Hemen parka koştum. Ankara’nın gri sabahında, banklarda oturan yaşlı amcaların arasında Emre yoktu. Sadece onun bıraktığı eski bir defter buldum. İçinde karalanmış cümleler: “Kimse beni anlamıyor… Herkes benden bir şey bekliyor… Yorgunum…”
O an anladım ki Emre kaybolmamıştı; o çoktan içimizde kaybolmuştu. Eve döndüğümde annem yine başladı:
“Bak oğlum, sen de Emre gibi olma! Hayat zor, ayakta kalmak gerek! Üniversiteyi bitir de bir işe gir!”
Babam ise sessizce başını salladı. Onun da gözlerinde aynı korku vardı: Kaybetmek…
O gün Emre’nin ailesiyle konuştum. Annesi ağlıyordu:
“Burak, oğlum sana çok güvenirdi. Son zamanlarda içine kapandı ama bana hiçbir şey anlatmadı. Sen bilirsin belki…”
Bilmiyordum. Çünkü ben de kendi dertlerime gömülmüştüm. Ailemin beklentileri, ekonomik sıkıntılar, işsizlik korkusu… Hepimiz aynı apartmanda, aynı duvarların arasında sıkışıp kalmıştık.
Günler geçti, Emre’den haber yoktu. Polis soruşturma başlattı ama kimse bir şey bilmiyordu. Mahallede dedikodular başladı:
“Yoksa kötü yola mı düştü?”
“Belki de yurtdışına kaçtı.”
“Evde huzur yoktu zaten…”
Her gün Emre’nin defterini okuyordum. Her satırında kendimi buluyordum:
“Bir gün herkes benden vazgeçecek diye korkuyorum.”
Bir gece babamla mutfakta otururken sessizliği bozdum:
“Baba, hiç kendini kaybolmuş hissettin mi?”
Bana uzun uzun baktı:
“Ben her gün kayboluyorum oğlum… Ama ailem için ayakta durmaya çalışıyorum.”
O an babamı ilk kez gerçekten anladım. Onun da yükü ağırdı; işsizliğin utancı, evin geçim derdi… Annem ise her sabah pazara gidip en ucuz sebzeyi bulmaya çalışıyordu. Ben ise üniversiteyi bitirip iş bulamazsam ne olacağını düşünüyordum.
Bir akşam Emre’nin ablası Zeynep aradı:
“Burak, Emre’den bir mesaj geldi bana. Sadece ‘Affedin’ yazıyor.”
O an gözyaşlarımı tutamadım. Demek ki Emre hâlâ bir yerlerdeydi ama bize ulaşamıyordu ya da ulaşmak istemiyordu.
Ailemin baskısı her geçen gün artıyordu:
“Bak oğlum, komşunun oğlu belediyeye girdi! Sen ne yapacaksın?”
Her gün aynı sorular, aynı beklentiler… Bir gün dayanamadım:
“Anne! Ben de yoruldum! Herkes benden bir şey bekliyor ama ben ne istediğimi bilmiyorum!”
Annem sustu. İlk kez gözlerinde korku yerine anlayış gördüm.
Aylar geçti. Emre’den hâlâ haber yoktu ama ben değişmeye başladım. Onun defterini okudukça kendi iç sesimi duymaya başladım. Aileme duygularımı anlatmaya çalıştım:
“Ben de kaybolmak istemiyorum anne… Lütfen beni olduğum gibi kabul edin.”
Babam ilk kez sarıldı bana:
“Oğlum, biz de hata yaptık belki… Ama seni seviyoruz.”
Emre’nin kaybı bizi değiştirdi. Artık sofrada daha çok konuşuyoruz, birbirimizi dinliyoruz. Annem pazardan döndüğünde bana sarılıyor; babam iş ararken umudunu kaybetmemeye çalışıyor.
Ama içimde hâlâ bir boşluk var. Emre’nin defterini her okuduğumda kendime soruyorum:
“Acaba onu daha çok dinleseydim her şey farklı olur muydu? Sizce bir insanı gerçekten anlamak mümkün mü?”