Bir Sabahın Sessiz Çığlığı: Evdeki Yabancı

“Yeter artık, Zeynep! Yine mi bu kediyle yatıyorsun?” diye bağırdım sabahın köründe. Sesim titriyordu; öfke mi, yoksa kırgınlık mıydı hâkim olan, ben de bilmiyordum. Zeynep’in yanında, sırtını bana dönmüş, dört patisiyle beni iten Minnoş, gözlerini araladı ve bana öyle bir baktı ki, sanki bu evde fazlalık olan bendim. Zeynep ise gülümsedi, “Aşk olsun, Halil. Kıskanma şu minik şeyi. Bak nasıl tatlı yatıyor!” dedi. Ama ben tatlı bir şey göremiyordum; sadece aramızda büyüyen bir duvar vardı.

O sabah, güneşin ilk ışıkları perdeden süzülürken, Minnoş’un Zeynep’in boynuna sokulmuş haliyle bana meydan okuyan bakışları arasında sıkışıp kaldım. Yatakta kendime yer bulamıyor, nefes alamıyordum sanki. Bir zamanlar Zeynep’in bana ayırdığı o sıcak köşe şimdi Minnoş’a aitti. İçimde bir boşluk büyüyordu; ne zaman başlamıştı bu his? Evleneli altı yıl olmuştu. İlk zamanlar her şey başkaydı. Zeynep sabahları bana sarılır, “Günaydın Halil’im,” derdi. Şimdi ise günaydınlar Minnoş’a fısıldanıyor.

Kalkıp mutfağa gittim. Kahve makinesinin düğmesine bastım ama makine bile inatla çalışmadı. “Her şey bana karşı,” diye geçirdim içimden. O sırada Zeynep geldi, saçları dağılmış, yüzünde huzurlu bir gülümseme. “Halil, balıkçıdan taze hamsi almıştım dün. Minnoş’a azıcık pişirsem mi?” dedi. Sanki ben yokmuşum gibi…

“Bana da soran yok tabii,” dedim alaycı bir sesle. Zeynep gözlerini devirdi, “Sen zaten balık sevmezsin ki.”

Ama mesele balık değildi. Mesele, bu evde artık ikinci plana atılmış olmamdı. Minnoş’un mamasını hazırlarken Zeynep’in yüzündeki şefkati izledim; o şefkat bana ne zamandır gösterilmiyordu? Bir tabak hamsi, bir kedi ve bir adam… Bu evdeki dengeler değişmişti.

Kahvaltı masasında Minnoş baş köşede oturuyor, Zeynep ona minik lokmalar veriyordu. Ben ise ekmeğimi sessizce çiğniyordum. “Halil, bugün işin erken mi biter?” diye sordu Zeynep ama gözleri hâlâ Minnoş’taydı. “Bilmiyorum,” dedim kısa bir cevapla. Ne desem boştu zaten.

İşe giderken apartmanın kapısında komşumuz Ayşe Hanım’la karşılaştım. “Halil Bey, Minnoş’u dün camda gördüm, ne tatlı hayvan! Allah nazardan saklasın,” dedi gülerek. Herkes Minnoş’u konuşuyordu; sanki ben bu evin sadece gölgesiydim.

Ofiste de aklım hep evdeydi. Bir zamanlar Zeynep’le paylaştığımız o küçük mutluluklar şimdi Minnoş’un pençesinde esir gibiydi. Akşam eve döndüğümde kapıyı açar açmaz Minnoş’un tırmaladığı koltuk gözüme çarptı. “Bu koltuk yeni alınmıştı,” dedim kendi kendime. Ama Zeynep için önemli olan koltuk değil, Minnoş’un mutluluğuydu.

Akşam yemeğinde yine aynı sahne: Zeynep Minnoş’a özel mama hazırlıyor, ben ise marketten aldığım hazır yemeği ısıtıyordum. “Halil, biraz daha anlayışlı olamaz mısın? Minnoş da bu evin bir ferdi,” dedi Zeynep sinirli bir sesle.

“Ben de bu evin ferdiyim ama kimse bana özel yemek hazırlamıyor,” dedim kırgınlıkla.

Zeynep’in gözleri doldu; ilk defa duygularımı açıkça söylemiştim belki de. “Halil, sen de çok değiştin,” dedi sessizce.

O gece uyuyamadım. Yatakta yine Minnoş ve Zeynep birbirine sokulmuştu; ben ise kenarda, soğukta kalmıştım. İçimde büyüyen yalnızlık artık dayanılmazdı. Sabah olduğunda kararımı verdim: Bu böyle gitmezdi.

Zeynep’le konuşmaya karar verdim. “Zeynep,” dedim kararlı bir sesle, “Biz ne zaman birbirimize yabancı olduk? Ne zaman aramıza bu kadar mesafe girdi?”

Zeynep başını eğdi, “Bilmiyorum Halil… Belki de hayatın koşturmacasında birbirimizi unuttuk.”

“Ben seni kaybetmek istemiyorum,” dedim gözlerim dolarak. “Ama bu evde kendimi fazlalık gibi hissediyorum.”

Zeynep sustu; Minnoş ise pencere kenarında güneşi izliyordu. O an anladım ki mesele kedi değil; mesele sevgimizin arasına giren sessizlikti.

Birlikte oturup konuştuk o sabah uzun uzun… Kırgınlıklarımızı, beklentilerimizi, özlemlerimizi… Belki her şey hemen düzelmedi ama ilk defa birbirimizi gerçekten dinledik.

Şimdi düşünüyorum da; acaba kaç kişi kendi evinde böyle sessizce yalnızlaşıyor? Kaç kişi sevdiklerinin gölgesinde kayboluyor? Siz hiç kendi evinizde yabancı hissettiniz mi?