Bir Yastıkta Kırk Yıl: Annemi Kaybettikten Sonra Komşumuzla Evlenen Babam ve Dağılan Ailemiz
“Bunu nasıl yaparsın baba? Annemi toprağa vereli daha altı ay bile olmadı!” diye bağırdım, sesim titreyerek. Babamın gözleri yere bakıyordu, elleri dizlerinde kenetlenmişti. Salondaki ağır hava, annemin ölümünden beri ilk defa bu kadar keskin ve soğuktu. Ablam Emine gözyaşlarını tutamıyor, küçük kardeşim Murat ise öfkeyle yumruğunu sıkıyordu. O an, ailemizin bir daha asla eskisi gibi olmayacağını hissettim.
Babam, Mahmut Bey, yetmiş yaşında. Annemle kırk iki yıl evli kaldılar. Annem Zeynep Hanım’ın vefatıyla hepimiz sarsıldık; ama en çok da babam. Onun sessizliğinde kaybolduğunu, geceleri annemin yastığını kokladığını, sabahları mutfağa girdiğinde gözlerinin dolduğunu gördük. Biz de yas tuttuk; ama babamın acısı başka bir şeydi. O, hayat arkadaşını kaybetmişti.
Ama kimse, annemin ölümünden sadece altı ay sonra babamın komşumuz Şükran Hanım’la evleneceğini tahmin etmezdi. Şükran Hanım, alt kattaki dairede oturuyordu; duldu ve çocukları başka şehirdeydi. Annem hayattayken de arada sohbet ederlerdi; ama hiçbir zaman özel bir yakınlıkları olduğunu düşünmemiştik. Babamın bu kararı, ailemizde deprem etkisi yarattı.
O gün salonda toplanmıştık. Babam, “Çocuklar, ben yalnız kalmak istemiyorum. Şükran Hanım’la evlenmeye karar verdik,” dediğinde zaman durdu sanki. Ablam Emine, “Baba, annemi nasıl bu kadar çabuk unutursun?” diye feryat etti. Murat ise “Sen bizim için değil, kendin için yaşıyorsun artık!” diyerek kapıyı çarpıp çıktı.
Ben ise donup kalmıştım. İçimde hem anneme duyduğum özlem hem de babama karşı yükselen bir öfke vardı. Bir yandan onun yalnızlığını anlıyordum; ama diğer yandan annemin hatırasına yapılan bir ihanet gibi geliyordu bu evlilik.
O günden sonra aramızdaki bağlar kopmaya başladı. Babamı aramaz olduk, bayramda bile ziyaret etmedik. O ise yeni hayatına alışmaya çalışıyordu. Şükran Hanım’ı ilk başta kabullenemedik; ona karşı haksızca soğuk davrandık. Babamın evinde artık annemin kokusu yoktu; her şey değişmişti.
Bir gün işten eve dönerken apartmanın girişinde babamla karşılaştım. Gözleri yaşlıydı. “Oğlum,” dedi, “Sizden ayrı kalmak bana çok ağır geliyor. Ama ben de insanım, yalnızlığa daha fazla dayanamadım.”
O an içimdeki buzlar biraz eridi. Babamın ellerini tuttum; elleri eskisi gibi güçlü değildi artık. “Baba,” dedim, “Belki de seni anlamaya çalışmalıyız. Ama annemi unutmak kolay değil.”
Ailedeki çatlaklar büyüdü. Emine ablam babamla konuşmayı tamamen kesti; Murat ise şehir dışına taşındı. Ben ise arada sırada babama uğramaya başladım; ama her seferinde içimde bir burukluk oluyordu.
Bir akşam babamla otururken bana şöyle dedi: “Oğlum, insan yaşlandıkça yalnızlık daha da ağır geliyor. Sizin kendi hayatlarınız var; ben ise her sabah boş bir eve uyanıyordum. Şükran Hanım’la konuşmak bana iyi geldi. Bu bir aşk değil belki; ama dostluk, paylaşmak… Bunu anlamanızı isterdim.”
Kafamda binlerce soru vardı: Biz çocukları olarak ona yetemedik mi? Annemin hatırası bu kadar çabuk mu silindi? Yoksa yaşlılıkta insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey gerçekten de yalnız kalmamak mıydı?
Bir gün Emine ablamla buluştum. “Babamı affedebilecek misin?” diye sordum ona. Gözleri doldu: “Bilmiyorum,” dedi, “Ama annemin mezarına her gittiğimde içim acıyor.”
Ailemiz artık eski sıcaklığında değildi. Bayram sofraları eksikti; kahkahalarımız azalmıştı. Babam ise yeni hayatına tutunmaya çalışıyordu. Şükran Hanım’ı tanımaya başladıkça onun da yalnızlığını, çocuklarına duyduğu özlemi fark ettim. Belki de hayat böyleydi: Herkes kendi acısıyla baş başa kalıyordu.
Bir gün babam hastalandı; hastaneye kaldırdık. O an anladım ki ne kadar kırgın olsak da aile olmak vazgeçmek değildi. Yanında otururken elimi tuttu ve şöyle fısıldadı: “Oğlum, hayat kısa… Kırgınlıklarla geçmesin.”
Şimdi düşünüyorum da; insan sevdiklerini kaybedince hayata nasıl tutunacağını bilemiyor bazen. Babamın yaptığı doğru muydu, yanlış mıydı hâlâ bilmiyorum. Ama şunu biliyorum: Herkesin acısı kendine göre ağır ve herkesin iyileşme yolu farklı.
Siz olsaydınız ne yapardınız? Bir babanın yalnızlığı mı daha önemli yoksa bir annenin hatırası mı? Aile olmak sizce ne demek?