Bir Fincan Hatıra: Annemin Servisi
“Merve, yine mi o eski fincanları karıştırıyorsun? Kaç kere söyledim, onlar bana annemden yadigâr!”
Annemin sesi mutfağın kapısından içeriye bir bıçak gibi saplandı. Elimde tuttuğum porselen fincanı yavaşça masaya bıraktım. Yıllardır bu evde, bu mutfakta, her köşede annemin gölgesi vardı. Ama bugün, içimde bir isyan vardı. Bugün, annemin bana yıllardır söylediği o kelimelerin ağırlığıyla baş başaydım.
“Anne, sen hep bana cimri derdin ya… Hani çocukken oyuncaklarımı paylaşmadığımda, ya da bayram harçlıklarımı sakladığımda… Hep ‘Merve, biraz cömert ol’ derdin. Ben de bugün cömert oldum. Senin çay takımını teyzeme verdim.”
Annemin yüzü bir anda bembeyaz oldu. Dudakları titredi, gözleri doldu. “Ne yaptın sen?” dedi fısıltıyla. “O takım… O takım benim annemden kaldı. Sen nasıl…”
Bir an sustum. İçimde bir yer acıdı. Ama sonra yılların birikmişliğiyle devam ettim: “Anne, sen de hep başkalarına verirdin ya. Benim en sevdiğim bebeğimi komşunun kızına, kitaplarımı kuzenime… Hiç sormadan, hiç düşünmeden… Şimdi sıra bende.”
O an mutfakta zaman durdu. Annem sandalyeye oturdu, elleriyle yüzünü kapadı. Sessizlikte sadece onun hıçkırıkları duyuluyordu. Ben ise camdan dışarı bakıyordum; çocukluğumun geçtiği o bahçeye, salıncakta sallanan küçük Merve’ye…
Babam işten döndüğünde annem hâlâ ağlıyordu. Babam bana sert bir bakış attı: “Ne yaptın sen? Annenin kalbini kırdın!”
“Baba,” dedim, “annem yıllarca benim kalbimi kırdı. Hiç anlamadı, hiç sormadı. Hep başkalarını düşündü, beni değil.”
Babam sustu. O da biliyordu; bu evde duygular hep halının altına süpürülürdü. Annem kendi çocukluğunda yokluk çekmişti; elindekini paylaşmak onun için bir erdemdi. Ama ben… Ben hep eksik hissettim.
O gece odamda uyuyamadım. Annemin gözyaşları kulaklarımda çınlıyordu. Teyzemden gelen mesajı okudum: “Merveciğim, annen çok üzülmüş. O takımı geri getireyim mi?”
Bir an düşündüm. Geri getirse ne değişirdi? Annemle aramızdaki o kırık bağ onarılır mıydı? Yoksa bu sadece bir eşya mıydı? Yoksa yılların birikmiş acısı mı?
Ertesi sabah annemle kahvaltı masasında sessizce oturduk. Çay bardaklarını doldururken elleri titriyordu. “Merve,” dedi kısık sesle, “ben sana haksızlık mı yaptım?”
Gözlerim doldu. “Bilmiyorum anne… Belki de ikimiz de birbirimizi anlamadık.”
Birden çocukluğumun o unutulmaz günü geldi aklıma: Annem komşunun oğluna yeni aldığım bisikletimi vermişti. O gün saatlerce ağlamıştım ama annem bana sarılıp ‘Paylaşmak güzeldir’ demişti.
Şimdi ise ben, annemin en değerli eşyasını paylaşmıştım ama o ağlıyordu.
Kahvaltıdan sonra annem odasına çekildi. Ben de eski fotoğraf albümlerini karıştırmaya başladım. Her fotoğrafta ya bir eşya eksikti ya da bir gülüş yarımdı.
Akşam olduğunda babam yine aramıza arabulucu olmaya çalıştı: “Kızım, annenin huyu böyle… O da kendi annesinden böyle görmüş.”
“Baba,” dedim, “ben de kendi kızım olursa ona böyle davranmak istemiyorum.”
Babam sustu, başını önüne eğdi.
O gece teyzem aradı: “Merveciğim, annenle konuştum. Çok üzgün ama seni de anlıyor. Belki de bu olay iyi oldu; yıllardır konuşmadığınız şeyleri konuşuyorsunuz.”
Telefonu kapattıktan sonra uzun süre düşündüm. Annemin bana verdiği sevgiyi mi yoksa eksikliğini mi daha çok hissetmiştim? Onun paylaşma takıntısı mıydı beni bu kadar yaralayan yoksa kendimi hep ikinci planda hissetmem mi?
Ertesi sabah annem yanıma geldi. Elinde küçük bir kutu vardı. Kutuyu açtığımda içinden eski bir kolye çıktı.
“Bu kolye benim ilk gençlik yıllarımdan,” dedi annem. “Sana hiç vermedim çünkü kaybolur diye korktum. Ama şimdi anlıyorum ki bazı şeyleri paylaşmak sadece eşyaları vermek değilmiş.”
Gözlerim doldu. Anneme sarıldım. O an içimdeki buzlar biraz olsun eridi.
Ama biliyorum ki bu hikâye burada bitmeyecek. Annemle aramızdaki o kırılgan bağ kolay kolay onarılmayacak.
Şimdi size soruyorum: Siz hiç ailenizle böyle bir hesaplaşma yaşadınız mı? Paylaşmak bazen gerçekten sevmek midir yoksa sevilmediğimizi hissettiren bir eksiklik mi?