Kayıp Yılların Gölgesinde: Bir Ailenin Sessiz Çığlığı
“Murat yine kayboldu!” Annemin sesi, mutfağın duvarlarında yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi, ince belli camdan bir damla çay halıya düştü. Babam, televizyonun karşısında, gözlerini ekrandan ayırmadan, “Yine mi?” dedi, sesi öyle yorgundu ki sanki yıllardır aynı cümleyi tekrar ediyordu. O an, içimde bir şeyler koptu. Yirmi altı yaşındaydım ve hayatımın her günü, kardeşim Murat’ın kayboluşlarıyla bölünmüştü.
Murat benden üç yaş küçüktü. Çocukluğumuzda bile farklıydı; sessiz, içine kapanık, gözleri hep uzaklara dalardı. Annem ona hep daha fazla ilgi gösterirdi, ben ise arada kaybolurdum. Ama Murat’ın kayboluşları başka türlüydü; bazen saatlerce, bazen günlerce ortadan kaybolurdu. Her seferinde mahalleli seferber olur, polisler gelir, annem sokaklarda ağlardı. Sonra Murat bir köşe başında ya da eski fabrikanın arkasında bulunurdu; üstü başı perişan, gözlerinde anlatamadığı bir korku.
O gün de öyle oldu. Annem ağlayarak bana sarıldı: “Zeynep, ne olur bulalım kardeşini!” Babam ise sessizce ceketini giydi, anahtarları aldı ve kapıyı çekip çıktı. Ben de peşlerinden sürüklendim; içimde öfke, suçluluk ve yorgunluk birbirine karışmıştı.
Sokaklar karanlıktı. Mahallede herkes bizi tanırdı; Murat’ın kayboluşları artık sıradanlaşmıştı ama annemin gözlerindeki korku hiç değişmiyordu. Komşumuz Ayşe Teyze kapıyı araladı: “Yine mi Zeynep? Allah yardımcınız olsun kızım.” Sadece başımı salladım.
Babamla köhne kahvehaneye girdik. İçeride sigara dumanı ve ağır bir sessizlik vardı. Babam kahveciye sordu: “Oğlanı gördün mü?” Kahveci başını iki yana salladı. O an babamın omuzları çöktü; ilk defa bu kadar çaresiz gördüm onu.
Gece yarısı Murat’ı eski tren istasyonunun arkasında bulduk. Üstü başı çamur içindeydi, gözleri bomboştu. Annem ona sarıldı, “Oğlum, ne olur bir daha yapma!” diye hıçkırdı. Murat ise sadece yere bakıyordu.
Eve döndüğümüzde babam mutfağa geçti, sessizce sigarasını yaktı. Annem Murat’ı banyoya soktu, ben ise odama çekildim. Yastığa başımı koyduğumda gözyaşlarım sessizce aktı. Neden hep ben güçlü olmak zorundaydım? Neden kimse benim de yorulduğumu görmüyordu?
Ertesi sabah annem sofrada yine Murat’a özel yumurtalı ekmek yaptı. Benim tabağıma ise soğuk peynir ve zeytin konmuştu. İçimde bir kıskançlık dalgası yükseldi ama sustum. Babam gazeteyi açtı: “Bugün okula gidecek misin?” dedi Murat’a. Murat cevap vermedi. Annem hemen araya girdi: “Bugün evde kalsın, dinlensin.”
O an patladım: “Ben de yoruluyorum anne! Benim de dinlenmeye ihtiyacım var!” Annem bana öyle bir baktı ki sanki en büyük günahı işlemişim gibi hissettim. “Sen güçlüsün Zeynep,” dedi sadece.
Günler geçti, Murat yine kayboldu, yine bulundu. Her seferinde ailemiz biraz daha parçalandı. Babam daha çok sustu, annem daha çok ağladı. Ben ise kendi içime kapandım; üniversiteyi kazandığımda bile evden ayrılmaya cesaret edemedim.
Bir gece babamla mutfakta karşılaştık. Elinde çay bardağı vardı, gözleri uykusuzluktan kan çanağına dönmüştü.
“Biliyor musun Zeynep,” dedi fısıltıyla, “bazen keşke Murat hiç doğmasaydı diyorum.”
Bu sözler beni derinden sarstı. Babamın böyle bir şey söylemesi imkânsızdı sanki ama o kadar yorgundu ki…
“Baba… Bunu nasıl söylersin?”
“Senin çocukluğunu çaldık kızım,” dedi gözleri dolarak. “Sen hiç çocuk olamadın.”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Kendi hayatımı düşünüyordum; hiç âşık olmamıştım, hiç arkadaşlarımla tatile gitmemiştim, çünkü hep Murat’ın gölgesindeydim.
Bir gün Murat yine kayboldu ama bu sefer geri dönmedi. Günlerce aradık, polisler geldi, televizyonlara çıktık ama ondan hiçbir iz bulamadık. Annem yatağa düştü, babam iyice içine kapandı.
Aylar sonra Murat’tan bir mektup geldi; kısa ve soğuktu:
“Beni aramayın. Kendi yolumu bulmam lazım.”
Annem mektubu okurken bayıldı. Ben ise ilk defa hafifledim; suçlulukla karışık bir özgürlük duygusu sardı içimi.
Yıllar geçti. Şimdi otuz beş yaşındayım ve hâlâ o evdeyim. Annem konuşmuyor, babam neredeyse hiç eve uğramıyor. Ben ise aynaya baktığımda kendimi tanıyamıyorum.
Bir akşam eski arkadaşım Elif aradı: “Zeynep, hâlâ kendini feda etmeye devam mı ediyorsun?”
Cevap veremedim.
Şimdi size soruyorum: Bir insan ne zaman kendi hayatını yaşamaya başlar? Kardeşinin gölgesinden çıkmak için neyi feda etmeli? Siz olsanız ne yapardınız?