Geç Kaldığım Karar: Annemi Eve Almak Hayatımı Altüst Etti

“Yine mi geç kaldın, oğlum?” Annemin sesi, mutfağın soğuk fayanslarında yankılandı. Kapıdan içeri girdiğimde saat neredeyse dokuzdu ve gözlerinde o eski kırgınlık parıltısı vardı. Yorgunluğumu bir kenara bırakıp gülümsedim, ama içimdeki suçluluk duygusu mideme yumruk gibi oturdu.

İstanbul’da kendi düzenimi kurmuş, işim gücüm derken yıllarca annemi memleketimiz Eskişehir’de yalnız bırakmıştım. Babamın vefatından sonra, her telefon konuşmasında sesindeki yalnızlığı duymuş ama bir türlü harekete geçememiştim. Sonunda, geçen kışın ortasında, “Artık yalnız kalamazsın anne, gel benimle yaşa,” dedim. O an gözleri dolmuştu; ama şimdi, aylar sonra, aramızdaki mesafe hiç olmadığı kadar derinleşmişti.

İlk günler her şey güzeldi. Annem evin içinde usulca dolaşıyor, bana çocukluğumdaki gibi çorba pişiriyor, balkonun köşesine sardunyalarını diziyordu. Ama zamanla, aramızdaki farklar su yüzüne çıkmaya başladı. Ben işten geç geliyor, hafta sonları arkadaşlarımla buluşmak istiyor, annem ise evde birlikte vakit geçirmekten başka bir şey istemiyordu.

Bir akşam, salonda televizyonun karşısında otururken annem birden sordu:

“Oğlum, seninle konuşmak istiyorum. Burada bana yer var mı gerçekten?”

Bir an ne diyeceğimi bilemedim. “Tabii ki var anne,” dedim ama sesim titremişti. O an anladım ki, annemi eve almakla ona bir yuva vermiş olmuyordum; sadece kendi vicdanımı rahatlatmaya çalışıyordum.

Bir sabah işe gitmek için hazırlanırken annem mutfakta ağlıyordu. “Burada kendimi yabancı gibi hissediyorum,” dedi. “Senin düzenini bozmak istemiyorum.”

O gün işe giderken kafamda binbir düşünce vardı. Annemi İstanbul’a getirmekle doğru mu yapmıştım? Onun alıştığı hayatı, komşularını, mahalle pazarını elinden almıştım. Şimdi ise koca şehirde dört duvar arasında sıkışıp kalmıştı.

Bir akşam eve döndüğümde annemi eski fotoğraf albümlerine bakarken buldum. Babamın gençlik fotoğrafına dokunuyor, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Yanına oturdum.

“Anne, keşke daha önce seni buraya alsaydım,” dedim sessizce.

“Belki de oğlum,” dedi hüzünle. “Ama senin hayatına yük olmak istemedim hiç.”

O an içimde bir şeyler koptu. Annemin gözlerinde yılların yorgunluğu, yalnızlığı ve kırgınlığı vardı. Ona iyi bir hayat sunmak isterken, aslında onu kendi yalnızlığıma ortak etmiştim.

Bir gün işten erken çıktım ve birlikte dışarı çıkmayı teklif ettim. Kadıköy’de sahilde yürüdük, eski günlerden konuştuk. Annem biraz gülümsedi ama gözlerindeki hüzün hiç gitmedi.

Evdeki huzursuzluk zamanla arttı. Annemle aramızda sessiz bir savaş vardı; ben özgürlüğümü kaybetmiş hissediyor, o ise kendini fazlalık gibi görüyordu. Bir gün tartıştık:

“Anne, biraz da kendi hayatımı yaşamak istiyorum!”

“Oğlum, ben senin hayatını mahvetmek istemiyorum! Beni tekrar Eskişehir’e gönder istersen!”

O an sustuk. İkimiz de ağladık. O gece sabaha kadar düşündüm: Aile olmak ne demekti? Sadece aynı evde yaşamak mıydı? Yoksa birbirimizin acısını paylaşmak mı?

Bir sabah annem valizini toplamıştı. “Ben gidiyorum oğlum,” dedi kararlı bir sesle. “Burası senin hayatın; benim yerim orası değil.”

O an dizlerimin bağı çözüldü. “Anne, lütfen gitme,” dedim yalvararak. “Ben sensiz ne yaparım?”

Annem bana sarıldı. “Sen büyüdün oğlum,” dedi. “Ama ben de hâlâ anneyim ve kendi köklerime ihtiyacım var.”

O gün annemi Eskişehir’e geri götürdüm. Yol boyunca konuşmadık. Eve vardığımızda komşuları kapıda karşıladı; annemin yüzü ilk kez aydınlandı.

Şimdi her hafta sonu Eskişehir’e gidiyorum. Annemle pazara çıkıyor, eski mahallemizde dolaşıyoruz. Aramızdaki mesafe hâlâ var ama artık birbirimizin hayatına saygı duymayı öğrendik.

Bazen düşünüyorum: Annemi yanıma almakla iyi mi yaptım? Yoksa ona en büyük kötülüğü mü ettim? Siz olsanız ne yapardınız? Aileniz için doğru olanı yapmak bazen onları gerçekten mutlu etmek midir?