Bir Yuvanın Sessiz Çığlığı: Sadakatin ve Yalnızlığın Hikayesi
“Bunu yapmak zorunda değilsin, ben evliyim ve eşimi seviyorum.”
Bu cümle, odada yankılandığında sanki kalbimden bir parça kopmuştu. O an, yıllardır içimde biriktirdiğim tüm duygular, kırgınlıklar ve yalnızlık bir anda gözlerimin önüne serildi. Karşımda oturan Engin’in gözlerinde korku ve kararlılık vardı. Oysa ben, sadece bir anlığına bile olsa yeniden kadın olduğumu hissetmek istemiştim. Yirmi iki yıllık evliliğimde ilk defa kendimi bu kadar çaresiz, bu kadar yalnız hissetmiştim.
Benim adım Zeynep. İstanbul’un kalabalığında kaybolmuş, orta yaşlarını yaşayan sıradan bir kadınım. Eşim Murat’la üniversitede tanıştık. O zamanlar her şey çok güzeldi; heyecan, tutku, hayaller… Yıllar geçti, kızımız Elif doğdu. Hayatımızı ona adadık. Murat doktor oldu, ben de eczacı. Evimizde hep ilaçlar, reçeteler ve hastaların hikâyeleri konuşuldu. Elif de bizim izimizden gitti, şimdi Cerrahpaşa’da ikinci sınıfta okuyor. Gurur duyuyorum ama bazen düşünüyorum da… Biz ne zaman sadece anne-baba olduk? Ne zaman kadın ve erkek olmayı unuttuk?
Son yıllarda Murat’la ilişkimiz dostluğa dönüştü. Akşamları televizyon karşısında sessizce oturuyoruz. O, telefonunda hastane mesajlarına bakıyor; ben ise elimde örgüyle hayallere dalıyorum. Birbirimize dokunmadan, konuşmadan geçen geceler… Bir gün aynada kendime baktım ve “Ben kimim?” diye sordum. Cevap veremedim.
İşte tam bu dönemde Engin’le tanıştım. Eczaneye yeni taşınan bir diş kliniğinin sahibiymiş. İlk başta sıradan bir müşteri gibiydi. Sonra sohbetlerimiz uzadı; bana kitaplardan, müzikten bahsetti. Gözlerimin içine bakarak konuşuyordu, uzun zamandır kimse bana böyle bakmamıştı. İçimde kıpırtılar başladı. Kendimi suçlu hissettim ama aynı zamanda canlı…
Bir gün Engin bana “Zeynep Hanım, sizinle bir kahve içmek isterim,” dediğinde kalbim deli gibi attı. Kabul ettim. O gün hayatımda ilk defa birine eşimden gizli mesaj attım. Vicdan azabı mı? Evet! Ama aynı zamanda heyecan…
Kafede otururken Engin bana dokunduğunda, içimdeki boşluk doldu sandım. Fakat o an Murat’ın yüzü gözümün önüne geldi. Onun bana olan güveni… Elif’in annesi olduğum gerçeği… Bir anda gözlerim doldu. Engin elimi tuttu ve “Bunu yapmak zorunda değilsin, ben evliyim ve eşimi seviyorum,” dedi. Sanki ezberlemiş gibi söyledi bu cümleyi. O an anladım ki; ben sadece bir kaçış arıyordum, gerçek bir aşk değil.
Eve döndüğümde Murat salonda uyuyakalmıştı. Yanağında kırışıklıklar, saçlarında beyazlar… Onu ilk gördüğüm günü hatırladım; genç, enerjik ve umut doluydu. Şimdi ise hayatın yükü omuzlarına çökmüş bir adam vardı karşımda. Yanına oturdum, elini tuttum. Uykusunda bile elimi sıktı.
Ertesi sabah kahvaltıda Elif aradı: “Anneciğim, sınavdan düşük aldım galiba.” Sesinde korku vardı. Ona moral verdim, “Sen elinden geleni yaptın kızım,” dedim. O an anladım ki; aile olmak sadece iyi günde değil, kötü günde de birbirine tutunmakmış.
O gün Murat’la uzun zamandır ilk defa baş başa yürüyüşe çıktık. Sessizce yürüdük önce; sonra ben dayanamayıp sordum: “Murat, biz ne zaman birbirimize yabancı olduk?”
Murat sustu, sonra gözleri doldu: “Zeynep, ben de bazen çok yalnız hissediyorum. Ama seni hâlâ seviyorum.”
O an ağlamaya başladım. Ona Engin’i anlatmadım; ama içimdeki boşluğu paylaştım. Murat da kendi yalnızlığını anlattı. Belki de en büyük ihanet birbirimize susmakmış.
O günden sonra her şey bir anda düzelmedi tabii ki… Ama artık konuşmaya başladık. Akşamları birlikte çay içiyoruz, bazen eski fotoğraflara bakıyoruz. Elif’le daha çok ilgileniyoruz. Ben de kendime vakit ayırmaya başladım; kitap okuyorum, yürüyüş yapıyorum.
Hayat bazen insanı hiç beklemediği yerlere sürüklüyor. Sadakat mi önemli, mutluluk mu? Yalnızlık mı daha acı, yoksa ihanet mi? Bilmiyorum… Ama şunu öğrendim: En büyük cesaret bazen gitmekte değil, kalıp mücadele etmekteymiş.
Sizce insan kendi mutluluğu için neleri göze almalı? Sadakat mi önemli yoksa kendini bulmak mı? Lütfen düşüncelerinizi paylaşın…