Bir Doğum Günü, Bin Hayal Kırıklığı: Kayınvalidem ve Kayınpederimle Yüzleşmem
“Yeter artık! Lütfen, bugün sadece benim günüm olsun!” diye bağırdım, sesim titreyerek. O an mutfakta, elimde pasta bıçağıyla donup kaldım. Annem gibi olmamaya yemin etmiştim ama işte, tam da onun gibi, gözyaşlarımı tutamıyordum. Masanın başında oturan kayınvalidem Şükran Hanım, kaşlarını çattı. Kayınpederim İsmail Bey ise gözlerini yere indirdi. Eşim Murat ise arada kalmış bir çocuk gibi bana bakıyordu.
Oysa bu günü ne kadar da hayal etmiştim! Otuz beş yaşındaydım artık; hayatımda ilk defa kendim için bir doğum günü planlamıştım. Çocukluğumda annem hep “Kızım, doğum günü kutlamak israftır” derdi. Bu yüzden hiçbir zaman mum üfleyemedim, arkadaşlarımı çağırıp şarkılar söyleyemedim. Ama bu yıl, her şeyi değiştirmek istedim. Murat’la birlikte küçük ama samimi bir kutlama yapacaktık. En yakın arkadaşlarım Zeynep ve Elif’i davet ettim. Hatta kendi ellerimle limonlu kek bile yaptım.
Ama sabah saat on birde kapı çaldı. Murat kapıyı açınca karşısında annesiyle babasını görünce şaşırdı. Şükran Hanım elinde koca bir tepsi börekle içeri daldı: “Kızım, bugün senin doğum gününmüş, Murat söyledi. Biz de sürpriz yapalım dedik!” dedi. O an içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Çünkü Şükran Hanım’ın sürprizleri asla sadece sürpriz olmazdı; yanında eleştirileri, laf sokmaları ve bitmek bilmeyen öğütleri de gelirdi.
İlk başta kendimi toparlamaya çalıştım. “Hoş geldiniz,” dedim, gülümsemeye çalışarak. Ama daha ilk dakikadan itibaren Şükran Hanım mutfağa daldı, kekimi beğenmedi: “Ay kızım, limonlu kek mi olurmuş? Bizim zamanımızda şöyle güzel bir revani yapılırdı.” İsmail Bey ise televizyonun sesini açtı, haberleri dinlemeye başladı. Murat ise annesine yardım etmek bahanesiyle ortadan kayboldu.
Saatler ilerledikçe içimdeki huzursuzluk büyüdü. Arkadaşlarım gelince ortam biraz yumuşar sandım ama Şükran Hanım hemen Zeynep’in kıyafetine laf attı: “Ay Zeynepciğim, bu pantolon sana biraz dar olmamış mı?” Elif’e ise “Sen hâlâ evlenmedin mi?” diye sordu. Herkesin yüzü asıldı.
Ben ise içimde fırtınalar koparken dışarıdan sakin görünmeye çalışıyordum. Ama her şey üst üste geliyordu. Annem aradı, “Kayınvaliden oradaysa sakın ters bir şey söyleme, ayıp olur,” dedi. Oysa ben artık kendi hayatımı yaşamak istiyordum.
Akşam yemeğinde Şükran Hanım sofrada otoritesini ilan etti: “Bak kızım, Murat’ın sevdiği yemekleri yapmayı öğren artık. Erkek adam aç kalmaz.” İsmail Bey ise “Bizim zamanımızda kadınlar böyle konuşmazdı,” dedi. Murat ise sessizce tabağına bakıyordu.
O an patladım işte: “Yeter! Bugün benim doğum günüm! Bir günlüğüne bile olsa sadece kendim için bir şey yapmak istedim ama yine olmadı!” dedim. Gözlerimden yaşlar süzüldü. Şükran Hanım bana şaşkınlıkla baktı: “Kızım, biz sana iyilik yapıyoruz,” dedi. Ama ben o anda onların iyiliğinin bana ne kadar ağır geldiğini fark ettim.
Murat’la göz göze geldik. O da çaresizdi; ailesiyle benim aramda kalmaktan yorulmuştu. Ama ben de yorulmuştum; hep başkalarının beklentilerine göre yaşamak istemiyordum artık.
O gece herkes erkenden dağıldı. Arkadaşlarım bana sarılıp “Sen çok güçlüsün,” dediler ama ben kendimi hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim.
Murat yanıma geldi: “Özür dilerim,” dedi sessizce. “Sana böyle bir gün yaşattığım için.”
Ona sarıldım ama içimdeki kırgınlık geçmedi. Çünkü biliyordum ki bu sadece bir doğum günü değildi; yıllardır süren bir mücadeleydi bu. Kendi hayatımı sahiplenmek, kendi seçimlerimi yapmak istiyordum ama aile baskısı, gelenekler ve beklentiler hep önümde bir duvar gibi duruyordu.
Ertesi sabah annem aradı: “Kızım, dün biraz sert olmuşsun galiba,” dedi. “Aman dikkat et, sonra aranız bozulur.”
Ama ben artık susmak istemiyordum.
Şimdi size soruyorum: Bir kadın olarak kendi hayatınızı sahiplenmek neden bu kadar zor? Hep başkalarının mutluluğu için mi yaşamalıyız? Yoksa artık kendi sesimizi duyurma zamanı gelmedi mi?