Bir Pazartesi Sabahı Kendimi Bulduğum An
“Yeter artık!” diye bağırdım, annemin mutfaktan gelen çay kaşığı sesini bastıracak kadar yüksek bir sesle. O an, içimde yıllardır biriken öfke ve çaresizlik, bir anda patladı. Annem şaşkınlıkla bana döndü, elindeki çay bardağı titredi. “Ne oldu kızım, sabah sabah?” dedi, sesi endişeli ama alışık olduğu bir tonda. Babam ise gazeteyi bırakıp gözlüğünün üzerinden bana baktı, her zamanki gibi sessiz ama yargılayan bakışlarıyla.
O pazartesi sabahı, saat altıyı kırk iki geçiyordu. İstanbul’un gri gökyüzü, pencereden içeri sızan soğukla birleşmişti. Dışarıda martılar bile susmuştu sanki. İçimde ise bir fırtına kopuyordu. Üç yıldır işsizdim. Üniversiteyi dereceyle bitirmiştim; ama ne iş bulabilmiş, ne de ailemin beklentilerini karşılayabilmiştim. Annem her gün “Komşunun kızı Zeynep öğretmen oldu, sen hâlâ evde oturuyorsun,” diye söylenirdi. Babam ise “Biz seni okutmak için neler çektik, biraz gayret et,” derdi. Sanki ben istemiyormuşum gibi…
O sabah, yatağımda dönüp dururken içimde bir şeyin koptuğunu hissettim. Kalktım, aynaya baktım. Gözlerim şişmişti, uykusuzluktan değil; geceleri ağlamaktan. Kendime sordum: “Gerçekten bu muyum? Hep başkalarının istediği gibi mi yaşayacağım?”
Kahvaltı masasına oturduğumda annem yine başladı: “Bugün de iş görüşmesine gitmeyecek misin? Bak, Ayşe’nin oğlu yurtdışına gitti, sen burada çürüyorsun.” Babam ise sessizce çayını karıştırıyordu. Birden içimden bir ses yükseldi: “Yeter!” dedim. “Ben sizin istediğiniz gibi biri olamayacağım! Ben kendi yolumu bulmak istiyorum!”
Annemin gözleri doldu, babam ise öfkeyle kalktı masadan. “Ne demek istiyorsun? Biz seni başıboş bırakmak için mi büyüttük?” diye bağırdı. O an, yıllardır içimde tuttuğum gözyaşlarım aktı. “Ben mutlu değilim baba! Sizin istediğiniz hayatı yaşamak istemiyorum!”
Evde bir sessizlik oldu. Annem ağlamaya başladı. “Biz seni kötü biri olasın diye mi büyüttük? Herkesin bir yolu var kızım, sen de bizim yolumuzdan gideceksin,” dedi. Babam ise kapıyı çarpıp çıktı.
O gün evden çıktım. Yağmur başlamıştı; ama umurumda değildi. Kadıköy sokaklarında yürüdüm saatlerce. Kafamda binlerce soru… Ne yapacaktım? Nereye gidecektim? Kimdim ben? Bir kafeye oturdum, ellerim titriyordu. Yan masada iki genç kadın kahkahalar atıyordu; ben ise ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.
Telefonum çaldı: ablam Elif. “Neredesin?” dedi telaşla. “Evde kıyamet kopmuş.” Sesi titriyordu. “Bilmiyorum abla… Sadece yürümek istedim,” dedim. “Bak, annem çok üzgün. Babam da sinirli. Eve gel bari.”
Ama eve dönmek istemiyordum. O an karar verdim: Kendi yolumu çizecektim. Yıllardır yapmak istediğim şeyi yapacaktım: Yazarlık kursuna kaydolacaktım! Annem ve babam asla onaylamazdı; onlar için yazarlık ‘boş iş’ti. Ama ben başka türlü nefes alamıyordum.
Akşam eve döndüğümde annem hâlâ ağlıyordu. Babam ise odasına kapanmıştı. Ablam bana sarıldı: “Korkma,” dedi fısıltıyla, “Senin yanında olacağım.” O an ilk defa yalnız olmadığımı hissettim.
Ertesi gün yazarlık kursuna kaydoldum. Annem günlerce benimle konuşmadı; babam ise yüzüme bile bakmadı. Evdeki hava buz gibiydi. Ama ben her gün kursa gittim, yazdım, okudum… İlk hikayemi yazdığımda gözyaşlarımı tutamadım; çünkü o hikaye benim hikayemdi.
Bir gün annem kapımı çaldı. Elinde eski bir defter vardı. “Bunu buldum,” dedi sessizce. Defter benim çocukluk günlüğümdü; içinde ‘yazar olmak istiyorum’ diye yazmıştım yıllar önce. Annem gözlerime baktı: “Sen gerçekten bunu mu istiyorsun?” dedi.
Başımı salladım: “Evet anne… Başka türlü mutlu olamam.” Annem uzun süre sustu, sonra bana sarıldı: “O zaman pes etme,” dedi gözyaşlarıyla.
Babam ise aylarca konuşmadı benimle. Ta ki ilk hikayem bir dergide yayımlanana kadar… O gün gazeteyi eline alıp bana baktı: “Demek ki gerçekten istiyormuşsun,” dedi kısık sesle.
Şimdi bazen düşünüyorum: Kendi yolumu seçmeseydim ne olurdu? Hep başkalarının hayatını mı yaşardım? Siz hiç kendi sesinizi duymaktan korktunuz mu?